5 Ağustos 2009 Çarşamba

Lago di Como [02/10/08]


Gezimizin 8. gününde sabah 8 gibi :)) kalkıp bir güzel hazırlandık ve kahvaltıya indik.
Bizim suratsız da resepsiyondaydı. Kahvaltımızı yapıp trenimize atladık. İlk kez Eurocity'ye binmiştik ve gerçekten de çok konforluydu. İtalya'da birkaç çeşit tren oluyor. Aynı hatları farklı konforlardaki trenler paylaşıyor. Eurocity, içlerinde en pahalı ve en konforlu olanı. En pahalısı diyorum, çünkü normalde 5€'luk bir bilet, Eurocity ile gidecekseniz 10€ olabiliyor. Çünkü diğerlerine oranla çok daha hızlı da götürüyor.


Yarım saatte bizi Como S. Giovanni istasyonuna getirdi. Her yerin ağaçlarla çevrelendiği, inanılmaz güzel, şirin, küçücük bir kasaba... Üç - dört katlı yapıların haricinde, bir de kiliseleri var. Tam emekli kasabası. Etrafta yaşlı delikanlı ve güzel kızlar vardı :))) Milano'daki metropollüğün aksine, son derece sessiz bir hayat sürüldüğünü söyleyebilirim. İstasyondan inip aya klarımız bizi nereye götürüse, o yana gittik. Zaten İtalya'da çoğu kent, özellikle de küçük kentler için diyebilirim ki, ana ulaşım ağı bir şekilde merkezdeki meydana çıkıyor. Burada da yine büyük giyim firmalarının şubeleri vardı. Teyzeler buralardan giyiniyor olmalı diye içimden geçirdim. Ne hayat ama!!!




Sonbaharı olduğu gibi hissedebiliyorsunuz... Hava bahar gibi ama daha serin, sanki yağmur sonrası gibi dingin ama hafif bulutlu, yerleri örten turuncu yapraklar ve bulutların arasından zaman zaman size göz kırpan bir güneş... Denizi görünce hemen saat tarifelerine baktık ama önce hiçbirşey anlamadık. Gişedeki kadına bize ne önerebileceğini sorunca da turizm ofisine yönlendirdi. İçeride kısa küt saçlı, 27-28 yaşlarında, çok tatlı ve hoş bir kız bizi karşıladı. Önce İngilizce konuşmaya başladı. Genel bir bilgi verdikten sonra Cansuyla dönüp anneme tercüme ederken, durup "Aaa, Türk müsünüz?" dedi... İnanılmaz şaşırdık. Meğer uzun bir süre, Türkiye'de eğitim görmüş. Türkçeyi epey unutmuş ama çok sevindi bizime rastladığına. Yedi yıl önce de kendi ülkesine dönmüş.


Özellikle de Milano'nun soğuk, mekanik insanlarından bunaldığımız o günlerde hem bu kadar güzel bir havada, bu kadar hoş insanları görmek, hem de böyle tatlı biriyle tanışmış olmak bizi birden çok sevindirdi. Açıkçası oteldeki suratsızı tamamen unutturdu diyebilirim... Bize gidiş-geliş 17€'luk panoramik biletlerden önerdi. Hoşumuza giden yerde inip, gezip biletlerlin geçerli olduğu sonraki vapurlara da binebilirmişiz. Biz de o biletlerden aldık. Saat 11'di ve vapuru 10dk arayla kaçırmıştık. Bir sonraki için tam bir saatimiz olduğundan kent içine bakalım dedik. Duomo'sunu gördük. 14. yy'dan kalmaymış ve 15., 16. yy rölyefleri, resimler, mezarlar görülmeye değermiş. 18. yy'dan kalma kubbesi, Torino'nun ünlü Barok mimarı Juvarra'nın eseriymiş.


Sahilde küçük bir tur attık
, marketten atıştırmalık aldık ve birer kahve içip feribota atladık. Dağlar ve engebeli yamaçlardan oluşmuş, doğanın sahip olabileceği tüm renkleri bir arada bulabileceğiniz inanılmaz güzel bir yer burası. Her bir noktası kartpostallarda görebileceğimiz cinsten... O kadar beğendik ki, hayatımın bir bölümünde burada bir süre kalmak bana çok iyi gelebilir...

Yalnız Como Gölü'ne feribotla gideceklere ufak ipuçları. Haritada göründüğünün aksine göl epeycene büyük. Como'dan (Çatalın alt sol ucu oluyor.) C
òlico'ya kadar gitmek, 6 saat sürüyor! Gidiş-geliş 12 saat eder... Ayrıca iki çatal ayağın tam ortasında kalan yer Bellagio'dan ötesinden çok kayda değer turistik yerler olmadığını öğrenmiştik. Bellagio'ya gidiş 3 saat sürdüğünden yeterince gezmiş olacağız diye düşünmüştük. Ama işler tabi düşündüğümüz gibi pek gitmedi. Biz bindiğimiz feribotun Bellagio'ya gidip ordan geri döneceğini düşünürken, baktık yola devam ediyor. Biz de mecbur indik tabi, Varenna'da. Ardından hemen gelen ve biletimizin geçerli olduğunu öğrendiğimiz ilk feribota bindik. Arabalı feribottu ve çok küçüktü. Bu feribot diğer duraklara uğramadan doğrudan Bellagio'ya bizi bıraktı. Como'ya dönen feribotlara da daha vakit olduğundan burayı biraz görme şansımız oldu. Güzel bir caféye oturup, cappucino içtik.


Fotoğraf çekmekten kendimi biraz kurtardım, böylece kitabıma bakma şansım da oldu. Como Gölü, buzul erozyonları sonucunda şekillenmiş. Como'ya çok yakın bir kasaba olan Cernobbio ise, 19.yy başlarında sürgündeki İngiliz Kraliçesi Caroline'in en sevdiği tatil beldesiymiş. Yine Çatalın kesiştiği nokta civarında, sol kenarda yer alan Menaggio, popüler dinlenme yerlerinden biriymiş. Bizim aktarma yaptığımız Varenna ise, bir feribot limanıymış. 11.yy tarihli bir kale şehrin tepesinde yer alıyormuş ve güneyindeki Fiumelatte'de "süt nehri" olarak anılan köpüklü bir akarsu varmış.


Akşam saat 6'ya gelirken Como'ya nihayet vardık. Vapur sizi farkettirmeden cidden yorabiliyor. Neyse efendim, oyalanmadan tren istasyonuna gittik ve ilk trenle Milano'ya döndük. Aslında Como'da teleferikle de çevreyi görebiliyorsunuz. Ama tepeye çıkıp inmek nereden baksanız, birkaç saatinizi alabilir. Ertesi gün yola çıkacağımız için, çanta toplamak ve dinlenmek daha cazip gelmişti gözümüze... Milano'da yaşam erkenden tükendiği için, hemen odamıza geçtik. Como'dan geriye sizlere gösterebileceğim işte bu güzel kareler kaldı...







2 yorum:

  1. Bir kısmını Erim çekmiş olsa da (ki bunlardan birini de çekti mi bilmiyorum ) sizi takdir ediyorum milko Gwen, fotoğraflar yazılarınızı harikulade tamamlıyor ! alkışlar size!!!

    YanıtlaSil
  2. thanx caneom, Erim; Viyana'da olduğundan ve bütün İtalya'yı bn çektiğim için yorgun olduğumdan dolayı Viyana fotoğraflarını o çekmişti... Bunlar by G.Gwen aşkböcüğü... öpüldün kocaman..

    YanıtlaSil