20 Aralık 2009 Pazar

Viyana'dan İstanbul'a dönüş yolculuğu...


Orta okuldan tanıyordum Erim'i. Ama lisede arkadaş olmuştuk. Her ne kadar Cansuyla lise aşkları devam etmese de, dostluğumuz geçen yıllar içerisinde baki kaldı. Bizler üniversiteye girdiğimiz dönemde, o da Viyana Teknik Üniversitesi'ne kabul edilmişti. 1,5 yıldır Viyana'da yaşıyordu. Tatilimizden de, dönüşte Viyana'ya uğrayacağımızdan da haberdar olmuştu ve vardığımızda mutlaka haber vermemizi istemişti. Biz de gece trendeyken mesaj atmıştık, tren garına kaçta varacağımızı. Sabaha karşı ancak uyumuş ama yine de koşa koşa karşılamaya gelmişti. 

Önce hostele gidip eşyalarımızı bırakalım istedik. Erim'in özellikle tavsiye ettiği hostele rezervasyon yapmıştık. Yolda soru bombardımanına tuttuk. Günlük yaşamla ilgili ne varsa merak ettiğimiz hepsini anlattı. Çantaları bırakıp çıktık dışarı. Saatler nasıl aktı, hiçbir fikrimiz yoktu. Neredeyse öğlen olmuştu ve açlıktan ölmek üzereydik. Erim'in ise derse gitmesi gerekiyordu. Neyse, oğlumuzu okula gönderip kendimizi ilk bulduğumuz fastfoodcuya attık. Viyana'nın soğuk olacağını düşünmüştük ama saatler ilerleyip de güneş tepede kendini gösterince içimizi de ısıtmaya başlamıştı. 

Yarım saat geçmeden Erim geri aradı bizi. Dersi iptal olmuş meğerse. Yanına bir arkadaşını alıp geldi. Iraz, da Viyana Teknik Üniversitesi'nde okuyan şanslılardan... =) "Kahvaltı ederiz." dedi ama o kadar çok yemiştim ki... Akşama kadar birşey yemeyebilirdim. Erim de iyi bir yer buluncaya kadar gezmeye karar verdi. Ama baktı olmayacak, dayanamayacak gibi olunca ilk gördüğü restorana soktu bizi. Sonradan adını öğrendiğim kadarıyla çok köklü tarihi bir kafe olan Café Landtmann'da oturmuşuz. Tavsiye ederim, etkileyici bir yerdi. O günkü günün menüsünde, üzeri papatyalı çorba ve ızgara balık hatırlıyorum. Üstelik fiyatı da gayet uygundu: 11€. Yemekten sonra dolaşmaya devam ettik. 


Akşam 16.00'ya kadar neredeyse tüm kenti gezmiştik. Artık biraz dinlenip duş almak istiyordum. Iraz'la ertesi gün H&M'lere birlikte gitmek üzere sözleştik. Herkes evine dağıldı. Akşam bizi değişik bir Jazz Bar'a götüreceklerdi. Akşam saat 8 civarı hostelin önünde buluştuk. Iraz da bizim gibi süslenmişti. Çok tatlı bir kız. Sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi hemen kaynaştık. Hep birlikte ara sokaklardan yürüyerek gittik. Bugün tekrar bulmam imkansız... İçerisi çok hoş bir yerdi. Giriş katı bar olarak, alt katı ise JazzBar olarak işletiliyordu. Üniversite öğrencilerinin çoğu takılıyormuş buraya. 

Yemek söyledik. Biralarımızı aldık. Hayatımda hiç bu kadar büyük porsiyon görmemiştim. Tıka basa yedik. Bütün gece sohbet ettik, jazz dinledik. Gece yarısından sonra başka partilere gideceklerdi. Bizi de çağırdılar ama daha o saatte bile yorgunluktan tükenmek üzereydik. Burdaki gençler sabahlara kadar o partiden bu partiye gidiyorlarmış... Ba-yıl-dıkkk... Hostele dönmek için otobüs durağına gittik ama biletimiz yoktu. İtalya'da kontrollere alışık olduğumuz için, binemedik. İçimiz rahat değildi. Yürümeye karar verdik, yakın olduğundan. Meğerse Erim özellikle ara sokaklardan götürmüş bizi. Geçtiğimiz cadde evlere şenlikti. Sex shoplar, fahişeler, müşteriler... Ne zaman "yürüyelim, yakın nasılsa" desek başımıza hep bu geliyor zaten. =) Saat hayli geç olmuş hostele vardığımızda. 8 kişilik koğuşta kalıyorduk. Az kişilik odaları doluydu malesef. Herkes uyurken biz de parmaklarımızın ucuna basa basa girdik, uyuduk.


Ertesi sabah ayrı bir şenlik vardı. Tuvalet sırası bitmek bilmiyordu. Aslında koğuşta kalmaya karar verirseniz, odanın içinde tuvalet olsun diye ısrar etmeyin daha fena. Öbür türlü ortak kullanım tuvaletlerde size sıra gelme şansı hem daha çok hem de daha kısa sürüyor. Neyse baktım olacak gibi değil, eşofmanlarımla indim kahvaltıya. Fena sayılmazdı kahvaltı. Sonra hazırlanıp dışarı attık kendimizi. Iraz evine mobilya alacak, Erim ise işe gidecekti. Öğleden sonra buluşmak üzere sözleşmiştik. 

3 H&M, 1 GAP, 1 alışveriş merkezi ve boydan boya Mariahilferstraße'yi dolaştık. Alışveriş çılgınlığı... =) Akşam Aşçı Erim Usta'nın yaptığı yemeklerden tadacaktık. Öğleden sonra sözleştiğimiz gibi Iraz'la buluştuk. Erim işten çıkamamıştı. Yol üstünde bir müzeye girdik. Önceki gün kapıda sorduğumuzda cumartesi günü ücretsiz olacağını öğrendiğimiz için ertelemiştik. Müze çok hoştu.* Bir üniversitenin içini dolaştık.** Tıpkı bizim Taşkışla gibiydi. Iraz'la da iyice kaynaşma fırsatı bulduk. Annesi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi tekstil mezunuymuş. Babası ise endüstriyel tasarım bölümü... Kuzeni de yine bizim okuldan İç Mimarlık mezunu. Ailecek tasarımcılar. Çünkü Iraz da mimarlık okuyordu.


Erim'le de Duomo civarında buluştuk. Akşama kadar gezmeye devam ettik. Tuna Nehri kıyısında fotoğraf çektik. Erim çok meraklıdır fotoğraf çekmeye. Tatile çıkmadan hemen öncesinde alabildiğim, ve özelliklerini keşfetmeye çok vakit bulamadığım makinemle harikalar yarattı!!! Hatta birçok özelliğini de bana o göstermişti. Sonra sizi çok güzel dondurmaları olan bir yere götürücem dedi. Karnımız açlıktan kuduruyordu. Dahası dondurmacı kapanmıştı. Dönüş yoluna geçtik ve nihayetinde geldik evlerine. 

1880'li yıllarda inşa edilmiş apartmanda stüdyo bir daireydi. Ortasında avlusu olan, eski püskü bir apartmandı. Her katta tarihi bir adet çeşme bile vardı. Kapıyı Eylem açtı. Kendileri aslında Erim'in ablası İrem ablanın bir arkadaşı olur. Tanışıp içeri girdik. Evleri tam hayallerimdeki gibiydi. Gayet büyük bir stüdyo... Erim de aşçı şapkasını kafasına geçirip başladı yemeği hazırlamaya. Biz de Eylem'le bol bol sohbet ettik. Öyle ki neredeyse akraba çıkıcaz. Sohbetimiz keyifle sürerken, yemeğimiz de pişerken; metro istasyonu çıkışında karşılaştığımız Mehmet de geldi. Eylem haricinde hepsi mimarlıkta okuyor. Eylem ise burada artık çalışmaya başlamış. Resmen buralı olmuş. 

Leziz yemeklere hep birden saldırdık. Sohbet koyulaştıkça, Eylem de zulasındaki şarapları bir bir çıkardı ortaya. Sabah 4'e kadar durmadan konuştuk. Yorgunluk hissetmiyor olsak da, ev sahiplerine ayıp olmasın diye artık kalkalım dedik. Onlarla vakit geçirmek inanılmaz keyifliydi. Keşke ben de burada okuyabilsem, hep onlarla görüşebilsem diye içimden geçirdim. Almanca'larını da geliştirirlerse hiçbir sorun kalmaz. Artık hostele dönme vakti! Erim ve Mehmet bizi hostele bıraktılar, sonra tabi ki yine başka bir partiye devam ettiler... 

Artık üçüncü gün, İstanbul'a dönüş vaktiydi. Viyana'yı bırakmayı hiç ama hiç istemiyorduk. Doyamadık ki hiç... İnsanın tanıdığı olunca yanında, sürekli haritadan bakıp kontrol edemiyor girip çıktığı yerleri. Nereleri gördüm, nereleri görmedim hiç mi hiç bilmiyordum. Pazar günü olduğu için her yer de kapalıydı. İyiki önceki gün halletmiştik alışveriş olayını. Gene gezdik, dolandık. Viyana'dan schnitzel yemeden dönmek olmaz, dedik. Çok aç değildik ama mutlaka tadına bakmalıydık. Meydandaki restoranlarından birinde oturup biralarımızı, schnitzel'lerimizi söyledik. Schnitzel yanında patates salatasıyla ikram ediliyor, Viyana'da. Enfesti. 

Karnımız burnumuzda, koştura koştura çantalarımızı da alıp trene atladık. Biraz zor bulduk ama neyseki havalimanına vardık. Check-in yaptırıp bavulları verdik. Uçağın kalkışına bir saat kalmış. Hemen tax free ofisi bulduk. Onlar da aldıklarımızı görmek istiyorlarmış. Aksilik bu ya bavulları önceden göndermiştik. Adama üstümüzde olanları gösterdik, durumu açıkladık. Sorun çıkartmadı adam, gerekli yerleri damgaladı ve paramızı verdi. Freeshop'ta geçirecek zamanımız kalmamıştı. Neyseki alınacaklar alınmıştı önceden. Uçağa atlayıp İstanbul'a döndük. 


Babam karşıladı. Bir ay boyunca tek başına kalmak, hiç hoşuna gitmemiş. Hemen eve döndük. Nasılsa anlatılacak çok şey vardı... =)



* Österreichisches Museum Für Angewandte Kunst / Gegenwartskunst (MAK)
** Universität Wien

5 Aralık 2009 Cumartesi

Dové Cà della Loggia?


Ca' della Loggia, peri masallarından fırlamış gibi bir otel... Burdan alanen ilan ediyorum, balayına oraya gideceğim zamanı gelince. =) Tabi hala yerinde duruyor olursa. Venedik'e gelişimizi anlatmıştım zaten ama hikayenin belki de renkli kısmı otelimizi buluşumuz olmuştu. Sırtımızda çantalarla San Marco'yu aşmıştık ama sokak ortalıkta görünmüyordu. İleri gidiyoruz, geri dönüyoruz, yok!!! Sırttaki çantalar 30 kilo kadar ağır gelmeye başlamıştı. Derken yaklaşık 70-80cm genişliğinde (abartmıyorum!) daracık bir geçit diyebileceğimiz ama önünden geçerken çöplerin atıldığı çıkmaz sokak sandığımız yere bakıp, "acaba mı?" dedik. Cansu sokakta ilerleyince oteli keşfetti. Sokak o kadar kötüydü ki, sanırsınız Tarlabaşı'ndayız. Tabi önce başımızdan aşağı şaaaarrr diye kaynar sular döküldü. Ardından yeşil kapının altın renkli ziline bastık. Kapı yukarıdan otomatik olarak açılınca önümüze kırmızı halı serilmiş gibi oldu. Ne sokak kaldı aklımızda, ne de başı boş gezinen o zavallı köpecik. 

Merdivenlerden çıkınca karşınıza küçücük bir masa ve masada oturan gözlüklü bir bey vardı. İçerisi çok sevimliydi. Rezervasyonumuzu kontrol edip, sizinkisi burası diye hemen yan taraftaki odayı gösterdi. Oda, kelimelerle anlatılamaz... =) Anahtarları teslim etti ve açıklamalara girişti. Biri dış kapı içinmiş, diğeri odamız için. Gece 2'den sonra otelde kalmıyorlarmış. Acil durum numaralarının yerini gösterdi ve kahvaltının sabah 8'den 10.30'a kadar olduğunu, kahvaltı salonları olmadığı için odaya servis edileceğini öğrendik. Aksanından dolayı söylediği bazı yerleri kaçırınca italyanca olarak "anlayamadım" dedim. "Aa, italyanca konuşabiliyor musun?" diye sorup başladı italyanca devam etmeye. Resmen çok mutlu oldu. Check-in işlemlerimizi halledinceye kadar odayı alıcı gözle bakmaya başladık. 

Odamız aslında dört kişilikti. Çünkü ek yatak, yatağa dönüştürülmüş bir koltuktu. Banyo son derece moderndi. Kullanılan armatürler bile çok modern tasarımlardan seçilmişlerdi. Tek olumsuz yanı, muhtemelen Venedik'in içindeki tüm otellerde olduğu gibi, tuvaletin ara ara lağım kokmasıydı. Resepsiyondaki adamdan aldığımız turistik haritada bize mutlaka görmemizi önerdiği yerleri işaretledik. Biraz dinlendikten sonra Check-in işlemleri tamamlanınca adaları gezmek üzere dışarı çıktık. Gece de geç saatte San Marco Meydanı'ndaki orkestraların çaldığı müziklerin sarhoşluğu içinde geri döndük. 


Ertesi sabah hazırlandıktan sonra telefonun 9 tuşuna basıp başladım beklemeye. Telefondaki ses "Buongiorno" dedi. "Buongiorno, possiamo prendere..." (günaydın, alabilir miyiz....); "Si, che cosa preferisco come caffé?" (Tabi, ne tür bir kahve istersiniz?); "Tre americani, perfavore. Mai vogliamo un po'di latte." (Üç americano lütfen ama biraz da süt istiyoruz.) 10dk sonra elinde tepsiyle 40lı yaşlarda bir kadın girdi içeri. Kapıyı açık bıraktı, elindeki tepsiyi yerleştirip, dışarıdan masa genişliğinde bir tepsi daha getirdi. Gül kurusu renginde ve gül desenli tabaklar, fincanlar, peçeteler, bir çaydanlık dolusu kahve (tam üç kişilikti, ne eksik ne de fazla!), yine bir çaydanlık dolusu sıcak su ve biraz sıcak süt. Diğer tepside ise reçeller, salam ezmeleri, krem peynirler, şokellalar, tereyağlar, çeşit çeşit sallama çaylar... neler yoktu ki! Her tabakta bir parça sandviç, cruasan ve ekmek vardı. Çok etkileyici bir sunumdu. 

Akşam gece geç saatlere kadar Venedik'i dolaştık. Akşam yine meydanda müzik dinledik. Bu sırada tesadüfen doktor Işıl Hanımla tanıştık. Kendisi Roma'daki bir sağlık merkezinde birkaç yıldır aralıklı olarak gelip çalışıyormuş. Bir saate yakın sohbet edip sonra odamıza döndük. Eşyalarımızı ise toplayamayacak kadar yorgundum. Venedik'teki son günümüzü de özellikle San Marco ve çevresine ayırmıştık. Öğleden sonra saat 14.30 civarlarında geri dönmeye başlamıştık çantaları almak üzere. Çünkü emanet bırakırken, her gün polis kontrolü olduğunu akşam 17.00'e kalmadan gelmemizi rica etmişlerdi. Onları zor durumda bırakmamak için 15.00'de otelin önündeydik. Kapıyı ısrarla çalmamıza rağmen bir türlü açılmıyordu. Merak etmeye başlamıştım ki, güzel gözlü sevimli eşi dışarı doğru kafasını uzatıp, 10dk sonra gelmemizi rica etti. Kapı aralığından polisi görünce anladım tam da vaktinde geldiğimizi. Annemlerle birlikte vitrinlere bakmaya başladık. Biraz sonra polis yanımızdan gelip geçti ama nolur nolmaz diye bir türlü geri dönemiyorduk. Arkama bir baktım ki kadıncağız koşturarak geliyor. "Mi scusi" dedim, "tutti va bene? C'é un problema?Mi dispiace, veramente!" (Özür dilerim, herşey yolunda mı? Umarım sorun yoktur. Gerçekten üzgünüm). Sırtımı sıvazlayarak "hiç merak etme, herşey yolunda" dedi. Çantaları odaya saklamak zorunda kalmışlar. Odadan çıkarttılar, hatta sırtıma bile onlar yerleştirdi. Bu ikili kadar tatlı bir çift daha görmedim. 

Gidin ve mutlaka kalın. Sevgilinizle gidin... Eşinizle gidin... Bu romantik şehirde, romantizmi tatilinizin her anında hissedin!!! 


Cà della Loggia
Calle San Gallo 921/A, 
San Marco, 30124 Venezia

29 Kasım 2009 Pazar

Arrivederci Venezia...


Venedik'teki üçüncü ve son günümüz, aynı zamanda İtalya'daki son günümüzdü. Derin bir hüzün vardı içimde. Floransa, Siena ve Venedik bana çok farklı şeyler ifade ediyordu. Umarım tekrar gelebilirim. Hatta umarım bir süre de olsa buralarda yaşayabilirim. Hazırlanıp toparlandık. Yine kahvaltımızı istedik. Yanlışlıkla cappucino istemişim!!! Ne talihsizlik! Sade kahveleri hem daha çok severim. Afiyetle mideye indirdik hepsini. Çünkü gün içinde tam istediğiniz gibi bir yer bulup da oturup yiyemiyorsunuz. Çıkış işlemlerimizi yaptıktan sonra çantalarımızı emanet ettik. Karı-koca çalışan, sevimli mi sevimli tiplerdi... Adamdan İtalyancayı güzel konuşmamla ilgili iltifat bile aldım. Annemlerin çok hoşuna gitmişti. Beni ise hiç sormayın, çok mutlu olmuştum. Dışarı çıktığımızda günün programı belliydi: San Marco Meydanı ve çevresi gezilecekti. Hediyelik ıvır zıvırları önceki günden halletmiştik. It means: rahatça takılabileceğimiz bir gün olacaktı. 

Piazza San Marco uzun tarihi boyunca törenlere, yürüyüşlere, politik etkinliklere ve sayısız karnavala tanık olmuş. Binlerce ziyaretçi şehrin çok önemli iki tarihi özelliği için buraya akın ediyormuş. Bazilika ve Palazzo Ducale. Bu muhteşem binalar Campanile, Museo Correr, Torre del Orologio, Giardinetti Reali'nin bahçeleri, açık hava konserleri, zarif kafeler - özellikle Quadri ile Florian's - ve sayısız şık mağaza gibi daha az görkemli turistik yerleri tamamlar. 


Doğu ile Batı'nın mimari ve dekoratif tarzlarını birleştiren Venedik'in ünlü bazilikası Basilica di San Marco, Avrupa'nın en muhteşem yapılarından biridir. Dış mekanı, 1204'te Konstantinopolis'ten getirilen ünlü bronz altın kopyaları ile sütunlar, rölyefler ve asıl binanın cephesini süsleyen mermerler gibi, Cumhuriyet'in denizaşırı imparatorluğundan gelen hazinelerle süslenmiş. Farklı çağlara ait mozaikler, beş giriş kapısını süslerken ana giriş kapısı İtalya'nın en ince Romanesk oymalarıyla (1240-65) bezenmiş. Bronz heykellerin orjinallerini Bazilika müzesinde gezip görmüştük. Ön cephedeki mozaikler, 17. yüzyıldan kalmıştır ve Aziz Markos'un kalıtlarının domuz etlerinin altına saklanarak İskenderiye'den kaçırılması betimlenmiş. Yunan haçı biçimindeki plan üzerine inşa edilen beş kubbeli kilise, aynı alana inşa edilen üçüncü kiliseymiş. 9. yüzyılda Aziz Markos'un kalıtları için yapılan ilk bina yangın sonucu yok olmuş. İkincisi Venedik'in gelişen gücünü yansıtabilecek bir başka kilise yararına yıkılmış. Mevcut tasarımda İstanbul'daki Havariler Kilisesi örnek alınmış, bina yüzyıllar içinde tamamlanmış. 1075'ten sonra seferden dönen gemilerin "Aziz Markos'un Evi'ni" süslemek için armağan getirmeleri kanunsuzlaştırılmış. İç mekan mozaikleri ise 12. ve 13. yüzyıllarındanmış ve 4.240m2'lik bir alanı kaplıyormuş. Mozaiklerin bazıları Tiziano ve Tintoretto tarafından değiştirilmiş. Basilica di San Marco, 1807'ye kadar Venedik Dükü'nün özel şapeli olarak devlet törenlerinde kullanılmış, daha sonra da San Pietro di Castello'nun yerine, Venedik Katedrali olmuş. 


Basilico di San Marco'nun hemen yanından limana doğru uzanan Palazzo Ducale (Dükalık Sarayı) Venedik yöneticilerinin resmi konutuymuş. Burada yapacağınız bir gezinti sizi üç kat halinde düzenlenmiş zengin bir dekorasyona sahip bir dizi oda ve salondan, Ahlar Köprüsü'ne ve hapishanelere götürür. Mükellef daireleri gezmediğiniz takdirde (bunlara yalnızca sergiler sırasında girilebilir.), sabit tur programı en üst kattan aşağı doğru iner. 9. yüzyılda yapılmış, ama bugünkü dış cephesi 14. ve 15. yüzyıl başlarında yapılan çalışmalarla değişmiş. Venedikliler, Gotik tarzdaki zarif şaheserlerini yaratmak için geleneklerinden ayrılarak, sarayın pembe Verona mermerinden ana gövdesini, beyaz Istria taşından yapılmış loca ve pasajların üzerine incelikle oturtulmuş. 15. yüzyıldan kalma gotik kapı Porta della Carta, sarayın ana girişiymiş. Buradan tonozlu bir koridorla Arco Foscari'ye ve iç avluya ulaşılabiliyormuş. Ayrıca Ahlar Köprüsü'ne denk gelen kısmında da bir işkence odası da varmış. 1600'de yapılan Ahlar Köprüsü; Palazzo Ducale ile hapishane arasında bir geçit olarak inşa edilmiş. Sorgulamalardan sonra mahkumlar geçitten karşıya geçirilirmiş. Köprünün ismini mahkumların iç çekmelerinden aldıklarına dair rivayetler varmış. 

Zengin süslemeleriyle 15. yüzyıldan kalma Torre dell'Orologio (Saat kulesi), meydanın hemen kuzeyinde yer alır. Tasarımının Mauro Coducci'ye ait olduğu sanılıyor. Ayın evrelerinin ve zodyak sembollerinin betimlendiği yaldızlı, mavi mine saat kadranı denizciler için tasarlanmış. Saat tamamlandıktan sonra, eserin başka bir kopyasının daha yapılmasını önlemek amacıyla, karmaşık mekanizmayı icat eden iki ustanın gözlerinin dağlandığına rivayet ediliyormuş... Üst katta, yıldızlarla bezeli mavi zeminin önünde Aziz Markos'un kanatlı aslanı yeralıyormuş. Koyu rengi yüzünden Mori ya da Mağribiler olarak anılan iki büyük bronz figürün tepesinde, saat başı çan çalıyor. 

Şehrin kuşbakışı manzarasının, lagünün ve Alpler'in doruklarının keyfini çıkartmak isterseniz, Aziz Markos'un çan kulesine, Campanile'ye çıkabilirsiniz. Galileo, 1609 yılında Dük Leonardo Dona'ya teleskopunu burada tanıtmış. Günümüzde tepeye bir asansörle ulaşılmakta. 1173 yılında tamamlanan birinci kule, lagüne giren gemiciler için bir fener olarak inşa edilmiş. Zirvesine yakın bir yerde, suçluların bir kafes içinde hapsedildikleri ve bazen de ölüme terk edildikleri ortaçağda, daha az yardımsever bir rol üstlenmiş. 16. yüzyılda yapılan çeşitli yenilikler dışında, 1902 tarihine kadar varlığını sürdüren kule, bu tarihte birdenbire çökmüş. Kazadan tek etkilenen kulenin dibindeki Logetta ile bekçinin kedisi olmuş. Kule yeniden inşa edilebilsin diye bağışlar sel gibi akmış ve ertesi yıl yeni bir çan kulesinin temeli için ilk taş yerleştirilmiş. "dov'era e com'era" (nerede ve nasılsa öyle)... Kula uzun uğraşlardan sonra, 1912'de Aziz Markos yortu gününde açılmış. 


Çevreyi epeyce bir dolaştık. Hediyeliklerimizi aldık. O kadar güzel şeyler vardı ki... Kendinizi kaybedebilirsiniz. Çok uygun fiyata cam süs eşyaları, objeler, masklar... neler neler... İtalya'dan ayrılmadan önce de bol bol fotoğraf çektim. Her yer o kadar güzeldi ki... Sonra da kendiliğinden meydanın hemen gerisinde gondolcuların durduğu bir alana çıktık. 11. yüzyıldan beri Venedik'in bir parçası olan gondollar, dar kanalları aşabilecek ince bir gövdeye ve düz bir zemine sahiptir. Kürek gücüne karşı hareket oluşturarak gondolun daireler çizmesini önlemek amacıyla pruvada sola doğru bir kıvrım bulunur. İnsanların zenginliklerini gösterişli bir şekilde sergilemelerini önlemek amacıyla 1562'de bütün gondolların siyaha boyanması emredilmiş. Gondollar özel günlerde çiçeklerle süsleniyormuş. Çok romantik olsa gerek ama ne kadar pahalı olduğunu bilmem hatırlatmama gerek var mı? =) Meydana çıkıp otele dönmek üzereydik, aramızda lafa dalmışız. Bir yerlerden Türkçe birşeyler duyduğumu sandım. Sağıma soluma bakındım, ewet sesi şimdi daha çok geliyordu. Biri "baklava gibi dolceeee" diyordu. Gördüm, gondolunun üzerinde bize baka baka "Oynama şıkıdım, şıkıdımm" diye şarkı söylüyordu.  Diğer gondolcular, turistler hepsi dönmüş bize bakıyordu. Yanına gidip İtalyanca olarak Türkçe'yi nerden öğrendiğini sordum. "Çok Türk kadın arkadaşım oldu." dedi resmen!!! 


Otele dönüp eşyalarımızı aldık ve otelin kapısından çıktığımızda maraton da başlamış oldu. Zaman geçtikçe sırtımızdaki yükün artması haricinde herşey yolunda gibiydi. Rialto Köprüsü'ne vardığımızda bacağımı kıpırdatamaz hale geldim. Ağrı kesici içeyim dedim, suyumuzun olmadığını farkettik. Su alayım derken soda almışım, midem allak bullak oldu (asitli, gazlı, sodalı hiçbirşey içemiyorum. Bence tadında bir meymenet yok.). İki adım atmıştım ki, çantamdan sular damlamaya başladı. Oracıkta 5 dk içinde gelişen bu olaylar silsilesi yüzünden cinnet geçirmeye ramak kalmıştı. Bazen gelince üst üste gelir ya... Sodanın kapağı açılmış meğerse, olduğu gibi çantaya boşalmış. Tüm çantayı boşaltıp poşetlere yerleştirdik. Her seyahatte mutlaka benim çantamda bulunur birkaç poşet. Neyseki çok fazla ıslanan birşey yoktu. 

Gücümüzün tükendiği anda karşımıza çıkan parka çöreklendik. Ardından yola tekrar devam... İstasyona geldiğimizde cidden tükenmiş vaziyetteydik. Bineceğimiz tren hala ortalıklarda olmadığı için hafiften panik vaziyetteydik. Sağa sola sordum ama farklı bir yerden gitmediğini söylediler. Burası Avrupa! Adamların doğru dürüst tek bir tren istasyonları var, başka nerden gidiyor olabilirdi ki zaten. Atıştıracak birşeyler aldık. Biraz daha bekledik ve nihayetinde trenimiz geldi. 

Kompartımanı bulduğumuzda uzun boylu şık bir bey anneme birşeyler söylüyordu, ben içeri girdiğimde. Annem beni işaret etti. "Almanca anlayamıyorum, İtalyanca?" dedim. "Fransızca?, İngilizce?" dedi. Orta yolda buluştuk anlayacağınız. Sen de direk İngilizce girseydin ya lafa, diyeceksiniz ama o dönemler İtalyancaya sarmıştım ve iki dil arasında geçiş kolay olmuyor. Üstelik İtalya'da zaten İngilizce bilen doğru dürüst kimse yok. Adam çok kibardı. Yataklı kompartımana gideceklerini ama Litz civarına geldiğimizde gelip kahvaltı edeceklerini söylediler. Zarif ve güzel eşi de gelince aynı açıklamayı tekrarladı. Ben çantamı yerleştirmeye çalışırken de yardımcı oldular. "Danke schön" dedim. Adam şaşırdı. Kendi kendine söylenip (muhtemelen anlamam için özellikle İngilizce) "bir de Almanca bilmiyorum diyor, şuna bak." dedi. Cansu'yla kıkırdadık. 


Karı-koca kompartımandan çıktıklarında annemle Cansu çok sevindi. Koca kompartımanda yalnız kalabileceğimizi düşündüler tabi. Ama ne zaman birşeye sevinsek mutlaka bir sorun çıkar zaten. Boşta bir kişilik yer daha vardı ne de olsa... Dakikasına da koltuğun sahibi amca damladı. 80'lerinde Macar bir dede. İtalyanca anladığımı öğrenince başladı konuşmaya ama ne konuşma... Budapeşte'ye gidiyormuş. Yan perondan kalkan "Budapeşte" trenine niçin binmediğini sordum. Direk "Slavlar" dedi. "Çok kötü kokuyorlar ve eşyaları karıştırıyorlar." Söylediklerini anlayabilmem için tiyatral halde anlatıyordu herşeyi. Anneme ve Cansu'ya çeviriye de gerek kalmıyordu. Balıkçılığı çok seviyormuş, dergilerini gösterdi. Hatta İstanbul'a bile gelmiş. Herkes gezip dolaşmaya gittiğinde bile o balık tutmaya gitmiş. Çok tatlıydı ama hiç susmak bilmiyordu. Son üç gündür sürekli kahve içiyormuş meğerse... Hayır sohbetinin haricinde üstümüze başımıza da karışmaya başladı. Cansu'nun burnundaki hızmanın çok sağlıksız olduğundan tut da, ayağımdaki UGG'lara kadar hep bir fikri, yorumu vardı. Başımıza cidden iş almıştık. 


Annem uyumamızı söyledi. Her ne kadar gece boyunca anılarımı defterime dökme niyetindeysem de mümkün olmadı. Annem kitabına daldı, biz de uykuya. Bir süre anneme birşeyler anlatmaya çalışmış ama annem anlamadığı için sıkılmış olacak ki küçücük bavulunu alıp başka kompartımana geçmiş. Tabi onlar uzansın rahat uyusun diye direktif vermeyi ihmal etmemiş. Gece ara ara uyandık ama kompartımanın ışığını yaktığımızı görürse diye çekiniyorduk. Genelde de işimizi ışığı açmadan hallettik. Benim için oldukça uzun bir geceydi... İtalya'yı düşledim. Rüyamda yine geliyordum bu güzel ülkeye. Uyandığımda umarım gerçekten yine gelebilirim dediğimi anımsıyorum... 


24 Kasım 2009 Salı

Maskeli balolar diyarı Venezia...


Bundan yüzyıllar önce geleneksel hale gelmiş aslında maskeli balolar... Günümüzde de karnaval olarak etkinliğini hala sürdürmekte. Karnavalın simgesi olan maskeler, sosyal sınıf ayrımcılığına tepki olarak doğmuş. Maske sayesinde farklı sınıflardan insanlar özgürce bir araya gelebiliyormuş. Karnaval ruhunun temelinde de zaten kurallara karşı koyma ve özgürlük düşüncesi yatıyor. Karnavalın teması her sene değişiyormuş. Kostüm ve maskeler de buna göre şekilleniyormuş. Ama her sene geleneksel olarak konfetiler atılır, dev kuklaların başrolde olduğu gösteriler düzenlenir, eski düellolar canlandırılır ve canlı heykeller sokaklarda dolaşırmış. 

Sabah odamızda kahvaltımızı (!) yapıp kendimizi sokaklara attık. Önceleri ısrarla haritadan ne yöne gittiğimize dikkat etmeye çalışıyordum ama ya haritada sokağı bulamıyorsunuz, ya da haritada gördüğünüz sokağın çıkacak diğer bir ucu bulunmuyor. Ama Venedik'e gideceğimizi öğrenen herkes bunu önceden söylemişti zaten. Sonradan farkettim ki kendinizi sokaklara bırakırsanız, yol zaten sizi kendiliğinden önemli noktalara çıkartıyor. Gelin size Venedik'i anlatayım biraz...

Büyük Kanal, kentin ortasından kıvrılarak geçer ve kanalı en iyi şekilde görebilmenin tek yolu vaporetto, deniz otobüsüdür. Kanal boyunca birçok hat vardır. Su yolunu çevreleyen ve her biri bir zamanların önemli ailelerinden birinin adını taşıyan saraylar, beş yüzyıllık bir dönemde inşa edilmiş. Rialto Köprüsü'nden sonra ise La Volta olarak bilinen bir düzlükte geriye doğru döner. San Marco'ya yaklaşırken manzara giderek güzelleşir. Binaların cephelerinde renkler solmuş, temeller taşkınlarla yıpranmış olsa da 1495'te Fransız elçisinin söylediği gibi, Büyük Kanal "dünyanın en güzel caddesi"dir. 

Venedik'te Büyük Kanal boyunca yapacağınız bir vaporetto gezisi Venedik mimarisi hakkında bir fikir edinmenize de olanak tanıyacaktır. Birlikte bu cadde üstünde biraz gezintiye çıkalım...

Büyük Kanal : Santa Lucia'dan Rialto'ya...
Tren istasyonundan çıkıp da tam karşıya baktığınızda yeşil kubbesiyle San Simeone Piccolo'yu farketmemeniz imkansız. Kubbeli 18. yüzyıl kilisesi Roma'daki Pantheon'a benzetilmiş. Hemen solda ise Ponte degli Scalzi köprüsü gözünüze çarpacaktır. San Marco Meydanı'na yaya olarak ulaşacaksanız, bu köprüden geçip yönlendirmeleri takip etmeniz yeterli olacaktır. Kanal üzerinde ilerlemeye devam ediyoruz. 
Solda Canale di Cannaregio'nun bağlandığı yerin köşesinde Chiesa di San Geremia Kilisesini göreceksiniz. Bir zamanlar demiryolu istasyonunun bulunduğu Santa Lucia'da Aziz Lucia'nın kalıntıları varmış. (Riva di Biasio durağının tam karşısında yer alır.) Hemen ilerisinde yine sol tarafta ise, Palazzo Corner-Contarini bulunur. 
Vaporettonun bir sonraki durağı San Marcuola'dır. Durak adını önünde durduğu kiliseden almıştır. 18. yüzyılda inşa edilen San Macuola'nın ön cephesi malesef tamamlanamamış. Kilisenin tam karşısında ise Fondaco dei Turchi yer alır. İlginizi burada çekebileceğime inanıyorum. Günümüzde Doğa Tarih Müzesi olarak kullanılan ve cephesiyle de oldukça ihtişamlı gözüken bu yapı, aslında 17.-19. yüzyıllar arasında Türk tüccarlar için ambar olarak inşa edilmiş. 
Yine karşı çaprazda (solda kalıyor) Palazzo Vendramin Calergi'yi görebilirsiniz. Venedik'teki erken Rönesans saraylarının en güzel örneklerindenmiş. Benim de favorilerimden biri olan ünlü Alman besteci Richard Wagner 1833 yılında burada ölmüş. 
Vaporetto San Stae durağına yanaştığında San Stae Kilisesi'ni de göreceksiniz. Barok tarz kilisenin ön cephesi zengin heykellerle donatılmış. Günümüzde pek çok kilisede olduğu gibi San Stae de konser mekanı olarak kullanılmaktaymış. 
Büyük Kanal'da biraz daha ilerlediğinizde yine aynı sırada Ca' Pesaro'yu görebilirsiniz. 17. yüzyıla tarihli, klasik sütunları ve zengin ama dingin süslemeleriyle Venedik Barok tarzının tipik bir örneğiymiş. Ayrıca sarayda modern bir sanat galerisi ile Doğu Müzesi yer almaktaymış. 
Ca' d'Oro istasyonunda ise biraz mola verelim. "Altın Ev" olarak çevirebileceğimiz Ca' d'Oro; bir zamanlar gerçekten altınla kaplı çatı süslemeleri ve sivri uçlu yılankavi kemerleriyle Mağribi etkisi yaratmaktadır. Gök mavisi işlemeli, yaprak süslemeler son derece gösterişlidir ve revaklar Palazzo Ducale'yi çağrıştırır. Marino Contarini adlı zengin bir asilzade, şehrin en muhteşem malikanesi olacağını düşündüğü bu binanın yapımını 1420 yılında başlatmış. Binanın oymaları Venediklilerden ve Lombardiyalılardan oluşan bir grup ustaya teslim edilmiş. Ön cephesi altın varaklar, kırmızı ve mavi renklerle süslenmiş. Malikane yıllar içinde büyük ölçüde yenilenmiş ama 18. yüzyılda bina harap bir duruma gelmiş. 1846 yılında Rus Prensi Troubetzkoy, balerin Maria Taglioni için satın almış ve Taglioni'nin isteğiyle büyük ölçüde restorasyon geçirmiş. Bu sürede yapı, merdivenlerini ve orjinal taş işçiliğini kaybetmiş. En sonunda sanat hamisi Baron Girgio Franchetti tarafından bina kurtarılmış ve 1915 yılında Franchetti özel sanat koleksiyonunu ve bu yapıyı devlete bırakmış. 
Galerinin iki katından birincisi şeref köşesi, Andrea Mantegna'nın son eseri olan ve kendine ait bir odacığın tamamını kaplayan, Aziz Sebastianos'a (1506) aitmiş. O katta sergilenen eserler koridora sıralanmış. Heykeltraş Tullio Lombardo'nun 15. yüzyıldan kalma Çifte Portre (1493) adlı güçlü eseri; Sansovino'nun ay tabyası üzerindeki Madonna ve Çocuk İsa'sı (1530) ile Padovalı Andrea Briosco'nun Il Riccio'sundan (1470-1532) çeşitli bronz rölyefler, buradaki önemli eserlerden bazıları... Portego'dan sağa doğru uzanan odalarda çeşitli bronzlar, madalyonlar ve Pisanello ile Gentile Bellini'den birkaç örnek de varmış. Diğer eserler arasında ise, Giovanni Bellini'ye ait olduğu söylenen Güzel Gözlü Madonna, Alvise Vivarini'ye atfedilen Madonna ve Çocuk İsa ile Carpaccio imzalı Meryem'e Müjde ve Bakire'nin Ölümü yer almaktaymış. Portego'nun solundaki bir odada ise diğer ressamların eserleri sergileniyormuş. "Aralarından özellikle Luca Signorelli'nin İsa'nın Kamçılanması dikkat çekicidir." diye not düşülmüş sevgili kitabımda. İkinci kata ulaştığınızda ise Alessandro Vittoria'dan bronz heykeller ve Tiziano ile Van Dyck'tan resimler yer alıyormuş. Portego'da San Stefano manastırından Pordenone tarafından yapılan; bekleme odasında ise Fondaco dei Tedeschi'den alınan etkileyici freskler sergileniyormuş. 
Ca' d'Oro istasyonundan ayrılmadan hemen önce, Ca' d'Oro'nun hemen yanında Palazzo Sagredo'nun suya bakan Gotik tarz pencereli, Veneto-Bizans cephesini fotoğraflamadan geçmeyin. 
Bu sırada burnunuza balık kokuları gelebilir. Zira Palazzo Segredo'nun tam karşısında Pescheria yer alır. İnsanlar genellikle saraylara bayılsa da, benim en sevdiğim Venedik mekanlarından biri olmuştu burası. İlginç fotoğraflar yakalayabileceğiniz bir yer. 
Büyük Kanal'ın iki kırılma noktasından ilkine Rialto durağına, dolayısıyla da Venedik'in simgelerinden biri olan Rialto Köprüsü'ne ulaşıyoruz. Büyük Kanal'ın en güzel manzarasına hakimdir. Şehrin kalbi de burada atıyor. Rialto, ismini rivo alta'dan (yüksek kıyı) alır ve Venedik'in en eski bölgelerinden biridir. Önce bankacılık merkezi, sonra da pazar bölgesi olmuş. Erberia (sebze-meyve pazarı) ile pescheria (balık pazarı) bu bölgede yer alır. Venedik'teki taş köprüler 12. yüzyılın başları kadar erken bir tarihte inşa edilmiş, ama Rialto için önceki daha önceki ahşap yapıların yıkılması, çürümesi veya sabotaja uğramasından sonra, ancak 1588 yılında sağlam bir taş köprü tasarlanmış. 1854'te Accademia Köprüsü yapılıncaya kadar Büyük Kanal'ı geçmenin tek yolu Rialto Köprüsüymüş. Bu köprüyü görmeden Venedik'i gördüm demeyin. 

Büyük Kanal : Rialto'dan San Marco'ya...
Rialto'dan San Silvestro durağına devam ediyoruz. Sağ tarafta gondolların, kayıkların bağlandığı rıhtım (Riva del Vin), eskiden şarap boşaltmak için kullanılırmış. Kıyısında oturup dinlenmek için ideal yerlerden biridir. 
San Silvestro durağını geçer geçmez sağ tarafta Palazzo Barzizza yer alır. 17. yüzyılda yeniden inşa edilen yapı, 13. yüzyıl tarihli ön cephesi korunmuş. Sant' Angelo durağına kadar birbirinden güzel konaklar size eşlik eder. 
Bu durağı geçer geçmez sol tarafta, önce üniversitenin bir bölümünün de yer aldığı gotik tarzdaki Palazzo Garzoni, sonra da Lord Byron'un 1818'de kaldığı büyük malikane Palazzo Mocenigo (San Toma durağının tam karşısında) yer alır. 
Büyük Kanal'da ikinci kıvrımda solda 1730'lardan kalan ve 1984'de Fiat tarafından satın alınan Palazzo Grassi ile 1622'de yeniden inşa edilen Palazzo Capello Malipiero ve 12. yüzyıla tarihlenen San Samuele'nin campanilesi, sağda ise şair Robert Browning'in son evi olan Ca' Rezzonico yer alır. 
Ca' Rezzonico; güzel fresklere, eşsiz resimlere, bu döneme ait saraylardan ve müzelerden alınan diğer eserlere ve 18. yüzyıl tarihli Venedik'i anlatan bir müzeye ev sahipliği yapıyormuş. Binanın yapımı Longhena La Salute'nin mimarı ile 1667'de başlamış, ancak daha ikinci kata gelmeden işi üstlenen Bon ailesinin fonları tükenmiş. Bitmemiş malikane 1712 yılında Cenovalı Rezzonico ailesi tarafından satın alınmış, aile servetinin çoğu inşaatın tamamlanması için harcanmış. Rezzonico ailesi 1888 yılında, binayı şair Robert Browning ile oğlu Pen'e devretmiş. Giorgio Massari'nin eseri olan görkemli balo salonu, binanın genişliğini kaplayacak kadar büyükmüş. Salon altın yaldızlı avizeler, Andrea Brustolon'un tasarlamış olduğu mobilyalar ve göz alıcı fresklerle bezenmiş. Diğer odalarda Giambattista Tiepolo ve oğlu Giandomenico'nun Zianigo'daki kendi villaları için yaptıkları neşeli Düğünün Alegorisi (1758) başta olmak üzere yaptıkları pek çok fresk ile Longhi, Guardi ve Venedik'te ender görülen Canaletto'dan resimler de burada sergileniyormuş. En üst katta ise restore edilmiş bir 18. yüzyıl eczanesi ile kukla tiyatrosu mevcutmuş. 
Büyük Kanal'da ilerlemeye devam ediyoruz. Accademia durağına yaklaştığınızda Ponte dell'Accademia bizi karşılar. Köprünün bir ayağı, Accademia'nın ön terasına bağlanır. 
Gallerie dell'Accademia Venezia, eski ismiyle Scuola della Carita, ön cephesi Girgio Massari tarafından tasarlanmış. İçinde barındırdığı beşyüz yıllık bir döneme yayılan eşsiz koleksiyon, Venedik okulunun güzel bir panoramasını sunar. Koleksiyonun temeli, 1750 yılında ressam Giovanni Battista Piazzetta tarafından kurulmuş olan Accademia di Belle Arti'ymiş. Napoléon 1807 yılında koleksiyonu buraya taşımış, onu kilise ve manastırlardan alınan sanat eserleriyle zenginleştirmiş. 
Santa Maria del Giglio durağına yaklaşırken, sağ tarafta önce Peggy Guggenheim Koleksiyonunun tadına varabileceğiniz tepesi kesik Palazzo Venier dei Leoni'yi görebilirsiniz. Dört katlı bir malikane olması planlanan Palazzo Venier dei Leoni'nin inşaatı zemin kattan öteye geçememiş. Bundan dolayı Palazzo Nonfinito (Bitmeyen Saray) takma adı verilen yapıyı 1949 yılında Amerikalı koleksiyoncu Peggy Guggenheim (1898-1979) satın almış. 
Guggenheim, birçok yaratıcı soyut ve sürrealist sanatçıyla dost olmuş ve onları desteklemiş. Bunlardan biri de, daha sonradan ikinci kocası olan Max Ernst'miş. Koleksiyonu 20. yüzyılın en etkin sanat hareketlerini temsil eden 200 tablo ve heykelden oluşmaktaymış. Yemek odasında, Pablo Picasso'nun Şair'inin de bulunduğu önemli Kübist eserler yer alıyormuş. Bir odanın tamamı ise Guggenheim tarafından keşfedilen Jackson Pollock'a ayrılmış. Eserleri sergilenen diğer sanatçılar arasında Braque, Chagall, de Chirico, Dali, Duchamp, Léger, Kandinsky, Klee, Mondrian, Miro, Rothko, Bacon ve Magritte gibi isimler yer alıyor. Guggenheim, Venedik'in en çok ziyaret edilen köşelerinden birisiymiş.  İngiltere'den gelen sanat öğrencilerinden oluşan bir ekip İngilizce bilen ziyaretçilere yardımcı oluyormuş. Peggy Guggenheim'ın külleri de burada yer alıyormuş. 
Vaporetto'dan Santa Maria del Giglio'da indiyseniz, kendinizi şanslı sayabilirsiniz. Eğer ki kanalın diğer tarafında inmiş olsaydınız, 1487'ye tarihlenen güzel renkli mermerleriyle görkemli bir cephe oluşturan Palazzo Dario'ya hayran kalabilirdiniz ama laneti size de bulaşabilirdi. Evet yanlış okumadınız! Bir rivayete göre Dario Sarayı lanetliymiş. Durağın sırasında sol tarafta ise daha önce Gritti ailesinin yaşadığı ve günümüzde lüks bir otel olarak kullanılan Palazzo Gritti-Pisani'yi görebilirsiniz. Ernst Hemingway 15. yüzyıldan kalma bu palazzo'yu "oteller kentinin en iyi oteli" olarak tanımlamış. Bütçenize uygun gelirse, kalmayı düşünebilirsiniz. 
Salute durağı, ismini aldığı Santa Maria della Salute'nin önündedir. Büyük Kanal'ın girişinde yer alan Barok kilise kentin etkileyici mimari yapıtlarından biridir. Henry James, onu "salonun eşiğinde ayakta duran bir hanımefendiye" benzetmiş. Kilise, şehrin 1630'daki veba salgınından kurtulmasına duyulan şükran sebebiyle inşa edilmiş. Bu sebeple isim olarak esenlik, kurtuluş anlamına gelen Salute atfedilmiş. İnsanlar, günümüzde bile hala bunu kutlamak üzere her yıl Kasım ayında mumlar yakarak Büyük Kanal'ın girişini kaplayan teknelerden oluşan köprüyü aşıyorlarmış. Baldassare Longhena kilisenin yapımına 1630'da 32 yaşındayken başlamış. İnşaat ölümünden bile 1687'ye kadar tamamlanamamış. Kilisenin iç mekanı, dışına göre daha sadeymiş. Kubbeni altında ise büyük sekizgen bir alan ve çevre dehlizlerden yayılan altı şapel yer alıyormuş. Altarın heykel grubu ise Giusto Le Corte'nin eseriymiş. 
Kilisenin hemen yanında ise Dogana di Mare (gümrük binası) tam köşe noktada yer alır. 17. yüzyıla tarihlenen bu yapının üzerinde altın bir küreyi tutan bronzdan yapılma iki Atlas heykeliyle tamamlanan bir rüzgar gülü bulunmaktaymış. 
San Marco durağına yaklaşırken Büyük Kanal'a soldan bağlanan küçük kanalın köşesinde Harry's Bar'ı görebilirsiniz. 1931'de Giuseppe Ciprini ve arkadaşlarının kurduğu bar, özellikle Amerikalıların ilgisini çekiyormuş ve kokteyleri de çok ünlüymüş. Ayrıca Ernst Heminway de barın ünlü müşterilerindenmiş. 

Veee nihayet Piazza San Marco'ya varmış bulunuyoruz... Ertesi yarın =)