10 Ağustos 2009 Pazartesi

I found my love in Portofino... [03/10/08]


Gezimizin bu kısmı birazcık karışık. I found my love in Portofino'yu duymuşsunuzdur. Dünyanın neresine giderseniz gidin aşağı yukarı heryerde bilinir. O bir klasiktir. Bir çoğumuzu romantik hayallere kaptırıp götürebilir. Annemin de hayatta görmeyi belki de en çok istediği yerlerin başında Portofino gelir... Küçücük bir kasaba diyebilirsiniz ama renkler ve zevkler elbette ki tartışılmaz. Kişiye özeldir. İşte bu noktada hepimiz bir uzlaşma noktası bulmak durumundaydık.

Gezinin taa en başında da anlattığım gibi, ben Pisa, Siena ve Bologna konusunda nasıl ısrarcı olduysam; Cansu Nice, Monaco; annem ise tek arzusunun Portofino olduğunu söylemişti. Çok uğraşmamıza rağmen Nice-Monaco hiçbir şekilde uyuşmuyordu. Öte yandan Portofino da çok zaman kaybettiriyordu ve görüp görmeyeceğimiz belli değildi. Çünkü öncesinde Floransa'ya gidip yerleşip, günübirlik olarak Pisa, Siena, Portofino'yu görürüz gibi umuyorduk. Sonunda çözümü annem ortaya koydu. "Floransa'ya aktarmalı gitsek nasıl olur?" dedi. Milano'dan sabah erken saatlerde kalkan trenle iki saatlik bir yolculukla S. Margherita Ligure istasyonunda inecek, Portofino limanını gezecek, sonra da öğleyin bir sonraki trenle Pisa Centrale La Spezia'da inecek burayı da birkaç saat görüp akşam konaklanacak otele dönecektik. Deneyimli arkadaşlardan Pisa'nın meşhur kulesinin haricinde çok da görülecek yerinin olmadığını öğrenmiştim. Kitabımda da sadece kule ve civarındaki yapıların bilgilerini görünce de çaresiz, bu son çözümü kabul etmiştik.


Milano'dan Portofino'ya doğru yola çıkacağımız sabah çantalarımızı yüklenip aşağıya indirdik. Yola gideceğimizi için önceki günlere oranla daha erken inmiştik elbette ki. Dolayısıyla bizim suratsızın yerinde gece nöbetlerine kalan daha yaşlıca bir amca vardı. Kahvaltıdan önce ödeme yapalım dedik ki o da ne!!! Pos makinesi bozukmuş. İlla ters gidecek ya işler, o gün sabahtan başlamıştı işte. İnsan başkalarının deneyimlerini okurken sadece okuyor ama yaşandığı zaman çok daha farklı oluyor durum. Annem sinirlendi ve "ödemiyorum!!" dedi. "Zaten ben ödemeden gitsem internetten kredi kartımdan çekerler" dedi. "Çok istiyorlarsa kendileri halletsin, hem ne malum yanımda o kadar parayla gezdiğim" dedi. Tabi resepsiyondaki adma bunları söylüyoruz ama bize "yakında banka var, para çekebilirsiniz" diyerek beni iyice sinirlendirdi. Sonuçta ona mı kaldı nasıl ödeyeceğim!!!


Acayip sinirlenmiştim sabah sabah... Adam bir yandan pos makinesi ile uğraşıyor gibi görünüyor ama Roma'da yaptıkları gibi ucuz bir numara gibi geliyordu. Oteliz diye geçinmeyi bilirler ama... Annem daha fazla dayanamadı ve "yoksa treni kaçırcaz, lanet olsun, boşver gitsin kızım" dedi ve çantasıdan tıkır tıkır parayı çıkardı, benim çıkışmalarımı dinlemeyerek. Kredi kartınızla yatacağınız yeri karşılayabilirsiniz ama nakitsiz kalırsanız, sokakta üstelik bir de aç kalırsınız!!! Annem ödemeyi bir güzel yaptı.


Biz sinirlerimizi yatıştırsın diye kahvaltı yapmaya başladık, bir yandan da adamdan pos makinesinin dün sorunsuz olduğunu, bu sabah niçin çalışmadığını anlamadığını dinledik durduk. Onun mesai saati bitince de çantasını alıp gitti. 15dk sonra da bizim suratsız içeri girdi. Taze kruvasanları fırından çıkarıp bara servis açtı. Biz de yiyebildiğimiz kadar tıkındık. Aradan yarım saat geçmemişti ki, pos makinesinden ses geldi ve adamın yüzüne olumlu bir gülümseme yerleşti. Anlaşıldığı üzere makine çalışmaya başlamıştı. Cansu'yu gönderip az önce olanları anlattırdık. (Adamla ben muhatap olmuyorum ya (!) ondan.) Adam, pos makinesini tamir ettiğini ancak bilgisaydan ödemenin yapıldığı gözüktüğü için, parayı nakit geri verip tekrar kredi kartıyla ödeme kabul edemeyeceğini açıkladı. Fatura kesilmiş vs. vs... Ucuz bir numara işte. İtalya'da hostellerde bu tür oyunlarla karşılaşabiliyorsunuz ama otellerden beklemezdiniz değil mi??? Siz yatın kalkın dua edin güzelim vatanımızdaki eşsiz turizm sektörümüze...


Annem de, biz de orayı hemen terketmek istiyorduk. Böylesi bir başlangıç iyi olmamıştı hiçbirimize. Tren istasyonundan biletlerimizi aldık ve gelen trene atlayıp olayı tümüyle unutmaya çalıştık. Gezinin en zor kısmı o gündü. Tüm gün koşturacak ve yorulacaktık. İki saati günlük notlarımı tamamlamaya çalışarak geçirdim. Zaten zaman çok çabuk da geçti ve kendimizi S. Margherita Lingure'de bulduk. Küçücük tren istasyonu kendinizi köyde gibi hissettirebilir. Ama çok şirindi. Kafeteryayı işleten çifte bagajlarımızı bırakabileceğimiz bir yer olup olmadığını sorduk. Önemli eşyalarımızı omuz çantalarımıza aldık ve geri kalan tüm çantalara birkaç saatlik için 5€ ödedik. (Tanesine değil.) Bu yüzden hayli iyi oldu. Sırtımızda gezdirmek zorunda kalmayacaktık.

Tren istasyonundan aşağı doğru yürüdük, yürüdük, yürüdük... Como kadar olmasa da oldukça sakin ve nezih bir kasabaydı. Ancak küçük café'lerde tuvaletleri olmadığından umumi tuvalet arayışına girmemiz içler acısıydı. Sonuçta her yerde olabilirdi. Neyse ki, bizim umumi tuvaletleri aratmayan, en kokulusundan iğrenç bir mekan bulabildik. Zaten bayan kısmı olmasa bile Avrupa Birliği'nde olma rahatlığından ve özgüveninden faydalanıp erkekler bölümüne bile girebilirdik. :))) Neyse ki kendimizi dışarı attık ve limanın keyfini çıkarmaya koyulduk.

Buraya dikkatinizi çekmek ve de sizi uyarmak istiyorum, zira gülmekten kendinizi alamayabilirsiniz!!! Annemle Portofino'da I found my love in Portofino şarkısını dinlemek en büyük rüyalardan biriydi. Sahilde oturmuş, kulağımızda ipod'um ve adını bilmediğim muhteşem bir erkek sesi eşliğinde I found my love in Portofino şarkısını dinlerken, annem dönüp:

- Biliyor musun Gülçin, burası televizyonlardaki gezi programlarında gördüğüm Portofino'dan sanki daha farklı.
- Nasıl yani, anne?? Neresi farklı işte??
- Ne bileyim, televizyonlardaki gezi programlarında göstermişlerdi de. Daha küçücük bir koydu sanki. Yani burası daha büyük. Bir de orada böyle rengarenk apartmanlar vardı. Burası o gösterdikleri yer gibi değil. Acaba kasabanın diğer yanı olabilir mi?
- Bilmiyorum ki anne, kitabıma bakıyorum işte şimdi...

Ve o an kitapta altlarda kalmış küçücük bir not gözüme ilişti. Tahmin edin neydi? İndiğimiz yer Portofino değilmiş!!! S. Margherita Lingure sadece istasyonun adı değil, indiğimiz kasabanın da adıymış ve Portofino'ya birkaç km uzaklıktayış. Portofino'ya demiryolu ulaşımı olmadığı için, trenle buraya gelip buradan otobüsle gidilebiliniyormuş. Sahilden gelip geçen ve üzerinden "Portofino" yazan otobüslerden de uyanmamız gerekiyordu ama sonradan katıla katıla güleceğimiz bu halimiz, o an için hoş bir durum değildi. Yani tamam, en büyük hayalimizdi ama aslında olduğunuzu sandığınızdan farklı bir yerde olup, olduğunuzu sandığınız yerin hep hayal ettiğiniz gibi olmadığını düşünüp bir yandan da sizi hayal alemine götüren romantik şarkılar dinlemek herkesin başına gelmez sanırım!!! Kendinizi sonradan çok şapşal hissedebilirsiniz... Siz siz olun boş hayallere kapılmayın :)))


Hemen bir dükkana dalıp üç otobüs bileti aldım. 15 dk. sonra da otobüs geldi. Otobüs sahil boyunca ilerlerken, pencerelere yansıyan güzelim deniz manzarasına, güneş ve denize yansıyan ışığın yaptığı oyunlar eklendi. Manzara inanılmazdı. Voilà, Portofino! S. Margherita Lingure'ye 25 dk. mesafede yazlıkların olduğu, küçükcük bir koy. Pastel tonlarında binalar tıpkı kitabımdaki fotoğraf gibiydi. Tek bir farkla... Bu küçücük koyu olduğu gibi yatlar, tekneler, büyük gemiler ve yelkenler kaplıyordu. Sadece kıyıya vuran denizin sesinden orasının bir koy olduğunu anlayabilirdiniz. Şey, aslında gemilerin tamamı da size bunu anlatabilir değil mi? Kabul ediyorum, burası çok mübalağlı oldu. [Alttaki resim de üzerinde Lingure Bölgesine ait amblemin olduğu bir foseptik mazgalı :))) Anlaşılmadıysa diye açıklayayım dedim.]



Derken nasıl biz nasıl olduğunu anlayamadan, koskocaman bir dalga (3m. civarında vardır, ve asla abartmıyorum) iki turisti boydan boya sırılsıklam etti... Böyle bir durum başıma gelse ne yaparım diye düşünmeden edemedim... Üstünüzün d.nunuza kadar ıslanmasının dışında, çantalarınız, paracıklarınız, pasaportlarınız, küçük seyahatname defterim ve herşeyden çok daha önemlisi babama yalvar yakar ne kandırıklarla binbir güçlükle bir dünya paraya aldırdım canım, bebeğim, çocuğum fotoğraf makinemin baştan aşağı yıkanması fikri bile dünyamın başıma yıkılmasına yetti. Çocuğunu tehlikelerden koruma iç güdüsüyle atılan bir anne edasıyla hemen çocuğumu yağmurluğumun içine sakladım ve kıyıdan uzaklaştık.


Derken bacağıma gezinin başından beri beni rahat bırakmayan krampı girdi... Gerçekten acı verici ve insanın hele de yorgunsa cinnete sürükleyen bir olay. Biletlerimizin süresi bitmeden, meydancıkta fotoğraf çekilip biraz birbirimizi yiyip ve gezecek fazla yerin olmayacağını farkedip dönmeye karar verdik.


Açıkçası görülecek yer çok az... Buraya gün batımında romantik sevgilinizle gelip, belki birer kadeh şarap içerseniz keyfini o zaman daha çok hissedebilirsiniz. Kent, ismini 3.yy azizi Abbazia di Fruttuoso'dan almış. Annem yine de burayı gördüğüne çok memnundu ama yolu oldukça zahmetli. Gelen ilk otobüse kendimi zor attım. Ağrı çekilecek gibi değildi. Tıngır mıngır geri döndük ve yavaş yavaş tren istasyonuna gittik. Karnım aç, bacağım sakat ve zihnim yorgun bir vaziyette istasyondaki otomatlara yöneldim... Elbette ki kendi dikkatsizliğim sonucu 20€'mu otomata kaptırdım!!! Canım o kadar sıkıldı ki size anlatamam. Herşeyin üst üste geliyor olması beni acayip bunalttı. Özellikle de sabahki olaydan sonra zaten diken üstündeyken 2€'luk birşey kaybettiğim 20€, zaten yay gibi gergin olan sinirlerimi yaz yağmuru gibi hızlı bir şekilde aniden bastırıp boşalttı.

Duruma anlam veremeyen ve abarttığımı düşünseler de işler nasıl benim kontrolümde gelişmiyorsa, sinirlerim de kontrolsüzce kendini salıyordu. :))) O an anlıyorsunuz ki, siz istediğiniz kadar yola çıkmadan planlar yapın, rezervasyonsuz adım atmayın; çoğu zaman işler planlarınızın dışında gelişiyor. İşte böyle zamanlarda da kendinizi tanımaya başlıyor, en pratik çözümleri bulmaya kendinizi zorluyorsunuz. Kimi zaman da, durumlar sizi zorluyor. İnterrail, hayatınızı böyle etkiliyor. Yaşamın hiçbir anını planlı değil, spontane geliştiğini farkediyorsunuz....

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder