15 Nisan 2009 Çarşamba

Gerçek bir cennet: Villa d'Este... [27/09/08]

Roma'daki son günümüz... Geçen iki günün üzerine daha sakin bir gün geçirmek oldukça keyifli ve rahatlatıcı olacağı düşüncesiyle son güne bırakmıştık. Çok da iyi yapmışız çünkü o yorgunluğun üstüne başka hiçbir şey bizi kendimize getiremezdi.

Sabah kahvaltımızı bu sefer daha sıkı yaptık. Kruvasan, kızarmış ekmek üstüne reçel ve enfes kahve... Americano :) Güne bundan daha iyi başka bir başlangıç düşünemiyorum. Tabaklarımızı yıkadıktan sonra kendimizi dışarı attık. Yaz mevsiminin tatlı sabah soğuğuna bayılırım. Güneşin ısıttığı yüzünüze çarpan tatlı esinti sizi bir anda kendinize getirir, içinize inanılmaz bir çocuksu neşe dolar. Herşey daha güzeldir sanki. Evet, sabahın soğuğu etraftaki kuş cıvıltılarını duyurmuştu ama öte yandan Roma'dan ayrılma vaktini de hatırlatıyordu sanki. "Burasını çok özleyeceksin" der gibi...
İnanılır gibi gelmiyordu... Üstelik Trevi Çeşmesi'ne attığım bozuk para bile bile beni teselli etmeye yetmiyordu. Bunları düşünmemeye ve Villa d'Este'nin nasıl bir yer olduğunu hayal etmeye çalıştım.

İstediğimiz an dönemeyeceğimiz için kendimize birer küçük çanta hazırlamıştık. Ne de olsa Roma'nın dışındaki küçük bir kasabaya gidiyorduk. Böylece yedek birer t-shirt de dahil olmak üzere turistik kitabımı ve fotoğraf makinemi, yağmurluk, şemsiye derken tonla şey aldık. Neyseki üç kişi olarak aramızda paylaştık. Aşırı ağırlık olmadı.

Mavi renkli B hattındaki Rebibbia yönüne giden metroya binip Ponte Mammolo durağına iniliyor ve üst kattaki otobüs terminalinden Tivoli'ye giden otobüslere biniliyor. Burada normal otobüs biletleri geçmediği için 2,5-3€'luk başka biletler alınıyor büfeden. Otobüs gelince de herkes kendini içeri atıyor. Kendimize zar zor oturacak yer neyseki bulduk. Tıngır mıngır yollarda Tivoli'ye yollandık. Burası Roma'dan çok farklı. Herşeyden önce İstanbul'da şehirdışına çıktığınızın çok da ayrımına varamayabiliyorsunuz çünkü her yer apartman. Ama Tivoli yolunda Roma'dan çıkar çıkmaz her yer Dikili gibi diyebilirim. Yani yazlıkların olduğu bir ilçe gibi.

İki saate yakın bir süre yolda geçti. Otobüsün içindeki kalabalık giderek azaldı ve bir çarşının içinde çoğu kişi indi. Ama otobüs yola devam ediyordu ve biz de son durakta ineceğimiz konusunda uyarılmıştık. Epey bir müddet daha otobüste yola devam ettik ve yol, tepeye doğru tırmanışa geçti. Koskocaman bir meydanda da şoför, biz de dahil olmak üzere geriye kalan 5-6 kişiyi indirdi. Tabi öyle bir yerki, sanırsınız Bolu Dağı'nda bir dinlenme tesisinin önü.

Geldiğimiz yerin Tivoli olduğundan emin olamadığımız için şoföre soralım dedik. Yanında da 20'lerinde bir genç İngilizce birşeyler sormaya çalışıyordu. Adamın söylenenlerde hiçbirşey anlamadığı çok belliydi. Yanlarına yaklaşınca çocuğun da Villa d'Este'ye gitmek istediğini duydum ve hemen araya girdim. Şoföre durumu muhteşem
İtalyancamla açıkladım. Ve sonuç... Tabi ki "Interrail"in vazgeçilmez öğesi bir başka acı gerçekle daha karşılaştık. Sizin de tahmin ettiğiniz gibi, o çoğu kişinin inmiş olduğu çarşıda inmemiz gerektiğini, fazladan yol gelmiş olduğumuzu, bir başka otobüsle aşağıya inebileceğimizi veya yürüyebileceğimizi söyledi ama gözümüz yemedi tabi yürümeyi. Diğer otobüslerin kalktığı yeri de eliyle gösterdikten sonra turist çocuğa durumu İngilizce olarak anlattım. Bizim de aynı yere gittiğimizi, daha önce inmemiz gerektiğini ve bizimle gelmesini söyledim.
Tarif edilen yerde birkaç kişi toplanmıştı. Durak veya otobüslerin üstünde herhangi bir yön ismi yoktu. Yine yanlış otobüse binmemek için ordaki teyzelere sordum. İtalyanca konuşmam çok hoşlarına gitti, sonra kendilerinin de aynı otobüse bineceklerini ama çarşıya gelmeden ineceklerinden, bizi uyarması için şoförle konuşacaklarını söylediler. Tabi durumu hem yeni yol arkadaşımıza İngilizce olarak, hem de daimi Interrail'ci dostlarım :) ailemin müstesna fertlerine Türkçe'ya çevirdim.

Otobüs gelince içeri doluştuk. Koreli olduğunu öğrendiğim arkadaşım aslında ülkesinde okuyormuş ama şu sıralar İngiltere'de yaşıyormuş. Ayrıca para biriktirip tatil için tek başına İtalya'ya gelmiş. Şimdiye kadar kendimi dışa dönük ve içten olarak tanımlasam bile bu tip geziler kendinizi tanımanız için bulunmaz bir fırsat tanıyor. Ben de kendimle ilgili birşey öğrendim ki; 1- İnsanlara güvenmiyorum ve sürekli bir kazıklanma duygusuna kapılıyorum, 2- Bu yüzden de çok yabaniyim. :) Sonuç mu? Bu arkadaşın ismini bile sormadım, ki değil e-mail adresini almak. Elbetteki benden beklemiş olmalı böyle birşeyi. Okuduğum bölüm ve iki yabancı dil biliyor olmamdan nedense çok etkilendi. Bense yıllardır doğru dürüst öğrenemediğim İngilizcem ve pata küte, birkaç aylık, sempati toplayacak düzeyden ileri gitmeyen İtalyancam'da çok büyük bir meret bulamadığım için konuyu değiştirdim.

Bu arada İtalyan teyzelerden en şirini yanımıza gelip birşeyler söyledi fısıldayarak. Anlamıyorum dedikçe tekrar etti ama ben gene de anlayamamışken, gözünü sevdiğim vücut dili devreye girince olayı çözdüm. Teyzem İtalyanlığını ortaya koyup eğer biletlerimizi kullanmadıysak, dönüş yolunda kullanmamızı akıl etti. Malesef Koreli biletini kullanmış olduğundan dönüşte kendisine bilet alması gerekeceğini yineledim.


Derken teyzeler, bir durakta indi. Hepimiz el salladıktan sonra yola devam edip çarşıda indik. Sabin Tepelerinin dik yokuşu üzerinde korular, akarsular ve gümüş renkli zeytin ağaçlarının ortasında yer alan Tivoli, muazzam güzellikle bir kasabaymış. Yol bizi kendiliğinden Villa d'Este'ya çıkardı. Şansımıza girişte ücret ödemedik. Kardinal II. Ippolito d'Este, mütevazi villayı kendisi için 1550'de yaptırmış. Ev gerçekten de çok mütevazi ve çok tipik. Dönemi hemen hissedebiliyor, hayal edebiliyorsunuz. Kalem işleri çok hoş ve kimi salonlarda ailenin portreleri sergileniyordu. Tabi Villa d'Este'nin en çarpıcı özelliği tabii ki bahçeleri... Dışarı çıkınca zeytin ağaçlarıyla örtülü, uçsuz bucaksız vadi göze çarpıyordu. Amman bir yere mutlaka tutunun derim, zira başınızı döndürebilir. Mimar Piero Ligorio'nun eseri olan villa, bahçelerin güzelliğinden gölgede kalıyor bile denebilir. Her yerde havuzlar, kartal veya aslan figürlü heykeller ve ağızlarından fışkıran suları toplayan havuzcuklar, heykelcikler, yemyeşil ağaçlar ve rengarenk çiçekler... Cennet diye bir şey varsa, orası kesinlikle Hawai falan değil, Villa d'Este olmalı...
Bir dolu fotoğraf çektim, çekildim. İnanılmaz güzeldi. Tüm yorgunluğum üzerimden gitti. İnsan iki günde nasıl yorulur demeyin, hiç durmadan yürümeyi deneyin... Üç saat sonra bacaklarınızda derman kalmayabilir. Ki iki günde insan hayli perişan oluyor. Gezinin devamı için bizi kurtardı diyebilirim. Gezerken kaybettiğimiz Koreli arkadaşı da bahçede bulduk. Bir kısmını da beraber gezdik. Havuzun başında üçümüzün fotoğrafını çekti. Biz de onunkini tabi.. =) Mimarın fantazilerini yansıtan çeşmeyi çok ilginç buldu. Sonra orada vedalaştık. Dedim ya yabaniyim diye, e-mailimi bile vermedim. İyi seyehatlar dileyip yanından ayrıldık.

Dışarıda, kiliseden dağılan bir grup vardı. Kıyafetlerinden bir kilise nikahı olduğunu anlayınca, kenardaki bir banka iliştik. Gelinle damat çıktı, konfetiler atıldı... Düğün arabası çok güzeldi. Eski model İtalyan arabalarına bayılıyorum... Umarım bir tane de benim olur. Tivolinin ara sokaklarına girip biraz bakındık ama çevrede sadece çeyizlik dükkanlar vardı. Karnımız zil çalınca geri kalan yerleri çok da fazla gezemeden hemen yumulduk pizzalara... Zaten çok da küçük bir yer ve Villalar haricinde bir de kalesi var. İtalya'da yiyebileceğimiz en güzel pizzayı burada yedik. Kabaklı, sebzeli değişik bir çeşit idi. Ama tadı hala damağımızda...

Güzelce dinlenip otobüs durağına gittik. Gariptir, bizim şehirler arası yollarda kullanılan otobüslerden geldi, Roma'ya hem de... İçi hınçla hınç insan dolu. Liseli çocuklar okuldan çıkmışlar... Ayakta durması çok zordu da neyseki yer bulup yerleştik. Şehir merkezine varır varmaz, ilk iş hostele dönüp fotoğrafları bilgiasayara aktarmak oldu. Çünkü hafıza kartım dolmak üzereydi. Koca bir saat sonunda, saatler dördü gösterirken, bu işi de halletmiş ve çantalarımızdaki fazlalıkları odamıza bırakmış olarak kendimizi yine Roma sokaklarına attık.

Özgürlük Meydanı'ndan kendimizi kentin içine doğru bıraktık. Ayaklarımız bizi nereye götürürse, oraya gittik. Hava kararıp, her yer ışıl ışıl olunca, dünyaca ünlü markaların sıralandığı Via Borgognona'da bulduk kendimizi. Akşam olunca insanlar birden azalıyor ama yine de bu bölgeler, alışverişin olduğu yerler daha bir canlıydı. Ve karşımızda yine İspanyol Merdivenleri... Akşam görmek de oldukça keyifliydi. Her yer insan kaynıyordu ve kalabalık içinde fotoğraf çekmeye uğraşıyorlardı. =) Baktık ki artık esniyoruz, hemen yan taraftaki metroya atladık. Termini'de inip Napoli biletlerimizi aldık. Ve hostele döndük. O güzelim bahçede geçirdiğim dakikaları unutmak mümkün değil. Keşke İstanbul'da da stresimizi atabileceğimiz bu kadar güzel bahçelerimiz olabilse.

Artık Napoli'ye geçiyoruz. Sabah çok erken kalkıp muhtemelen kahvaltı yapılmadan yola çıkılacak. Napoli ile ilgili çok şeyler duyduk. İçimde hem gitme isteği, hem Roma'yı bırakmak istemeyişim, hem korku hem hüzün... Duygularımın karmaşası içinde rüyalara daldım...