18 Şubat 2009 Çarşamba

Castel Sant'Angelo ve diğerleri =))) [26/09/08]

Ewet... Nerde kalmıştık... Vatikan Müzelerine girememiş olmanın üzüntüsüyle sonraki turistik noktaya vardık. Castel Sant'Angelo... Hop on/Hop off otobüslerinin tepesinde, uzaktan bakıp geçerken çok beğenmiştim ama insan ancak yanına gelince farkediyor kale denilen şeyin ne kadar heybetli, insan denilen mahlukun da ne kadar ufacık olduğunu... Tüm heybetiyle yanından gelip geçen karıncacıklar gibiydik... =) Papa Büyük Gregorius'un 6. yy'daki veba salgınının sona ermesi için dua ederek bir alayın başında köprüden geçerken, başmelek Mikail'i görmesiyle adını alan kale, İS 139 yılında İmparator Hadrianus'un mozolesi inşa edilirken kullanılmaya başlanmış. O zamandan beri de, siyasi çalkantalı dönemlerde Papalar için güvenli bir sığınak olmuş. Kale bir koridorla Vatikan Sarayı'na bağlanarak Papa için kaçış olanağı sağlıyormuş.

Girişe gittik, baktık ki yine ücretli.. Bu giriş ücretlerinden tüm paramızı Roma'da harcayıp sokakta kalacağız diye gülüştük... Kitabımdaki bu bilgileri yüksek sesle annemlere bir rehber edasıyla okuyup, Palazzo di Giustizia'nın önüne doğru ilerledik. İnanılmaz güzel bir cephesi var ama en çok simetrik yapılmış, midye formlu çeşmelerine bayıldım... Bu midye sembolünü sıkça görmek mümkün. Kitabımda kutsal haç yolculuğunu temsil eder ve Aziz Rocco'ya atfedilir diye bir not düşmüşler. Roma ve haç yolculuğu... =) Bağlantıyı kurmak çok zor değil... Bu simetriklik yapının arka tarafında da var ve arka cephe Piazza Cavour'a bakıyor. Biz gittiğimizde, bu meydanda yol yapım çalışmaları ve yeni bir metro durağı yapma işleri vardı. Acayip bir trafik, bol bol inşaat araçlarının gürültüsü, bir karmaşa bir karmaşa... Daha önce de demiştim sanırım, Roma bana İstanbul'u çok anımsatıyor. Denizi ya da boğazı bulamıyorsunuz ama Roma'da İstanbul'un izlerini dikkatli sürerseniz rahatlıkla bulabiliyorsunuz... =))

Burada nehri geçip karşıdan gerisin geriye yürüdük ve Ponte Sant'Angelo'nun önünden hemen güneye saptık. Yolumuzu biraz uzattık ama kendiliğinden Piazza Navona çıktık... Ortalama 6 katlı apartmanların arasından geçerken kendinizi birden cennette bulmuş gibi oluyorsunuz. Keşke her millette bu tip yapılaşma olsaymış. İnsanların cıvıl cıvıl doldurduğu meydanda yok yok... Müzik çalanlar, cafélerde oturanlara müzik şöleni verip sonra bahşiş topluyorlardı. Ancak takdir etmek gerekir ki, herkes aynı süre çalıyor ve bir sonraki arkadaşına bahşişlerin ne durumda olduğu raporunu çok içtenlikle veriyor, sonra da efendice kendine başka yer aramaya gidiyordu. Türkiye'de olsa sanırım herkes bulduğu yere çöreklenir, başkasını da yaklaştırmazdı... Ortadaki ringde ise ressamlar, şövalelerinde yaptıkları karakalem çalışmalarını sergileyip bir yandan da müşterilerini, resimlerini yapmaya ikna ediyorlardı... Açık bir sergi gibiydi... Çeşmelerin önü Trevi'yi aratmıyordu. Fotoğraf çekilmeye çalışanlar, benim gibi çeşmeyi tek çekmeye uğraşanlar...

Formunu, girişleri lüks cafélerin süslediği yapıların oluşturduğu piazza, iki ucunda Fontana del Moro ve tam merkezde yer alan Fontana dei Quattro Fiumi ile Roma'nın en güzel barok meydanı... Eskiden atletizm yarışmaları, araba yarışları veya başka spor karşılaşmaları için kullanılırmış. Meydandaki en dikkat çekici yapıt kuşkusuz Bernini'nin Fontana dei Quattro Fiumi'si. Bir dikilitaşın dibindeki kayaların üzerinde oturan ve o dönemde bilinen dünyanın dört büyük nehrini (Nil, Rio de la Plata, Ganj ve Tuna) temsil eden heykellerden oluşuyor. Tabi restorasyonda olması önemini kaybettirmiyor ama doya doya bi seyremedik. Bir de karnımız artık ıslık çalmaya başlamıştı. Meydanı geziyormuş gibi yaparken fiyatlara da göz attık ve gerçekten Roma'nın acı yüzüyle bir kez daha karşı karşıya geldik. Öte yandan İtalya'da daha ilk günlerde şöyle bir huy geliştirdim: Karnım acıkmaya başladığında hafiften bir uyarı veriyordu ama eğer kulak asmaz ve kendime uygun bir yer aramaz isem, yarım saat en geç 1 saat sonra feci şekilde acıkıyor, mideme kramp giriyordu ve ne bulursam yemek zorunda kalıyordum. Bu da epey masraflı oluyordu tabi. Navona içinde ekonomik bir yer aramayın, bulamazsınız demek istemiyorum, belki arada çıkar ama cidden pahalılar.

Navona Meydanın'dan Via dei Coroni'ye çıkıp da tam karşınızda köşede küçücük bir pizzeria göreceksiniz: "Pizza E.." Yakışıklılığının farkında olduğundan son derece ukala bir de garsonları var. =) En azından Roma'da doğru dürüst birşeyler yiyelim, bu da bizim hovardalığımız olsun bir seferliğine dedik.

Annem enfes bi lasagna istedi. Cansu da spaghetti al pomodoro sipariş etti. Ben de mantarlı falan güzel bir pizza istedim. Bizim cameriere, küçük mü olsun diye sordu, ben de tek yiyeceğim ya olur dedim. Acaba doyar mıyım diye düşünüyordum ki, sparişler geldi... O da ne!!! Pizza üçümüzü de doyururmuş meğer... O derece büyük. Türkiye'deki en büyük boy İtalyanların en küçükleri ebatları. Navona Meydanındaki Via Agonale üzerindeki "Marioetti" adlı restoran, girişe o kadar büyük bir pizza koymuştu ki. Gözümün önünden gitmiyor, 1m x 1,5m vardı boyutları. Ne yazıkki şimdi farkediyorum ki fotoğrafını çekmeyi unutmuşum. En büyük boy diye öyle birşey getiriyorlardı heralde. Tıka basa doyduk. İyice de dinlendik. Bundan sonra durup dinlenmek olmayacak.

Elimizdeki haritaya baka baka ara sokaklardan, Palazzo Madama'nın önünden doğruca Pantheon'a gittik. Roma'daki en olağanüstü ve en iyi korunmuş antik yapı. Üniversiteye ilk girdiğimde, Mimarlıkta Temel Kavramlar diye bir ders alıyorduk. Şimdilerde ismini değiştirdiler sanırım ama birçok yer adı söyleyip birçok fotoğraf göstermişti hocalarımız. Aklımda tek bir yer ve tek bir isim kalmıştı. Dairesel formu, kubbesi ve ismi... Çok etkilenmiştim. Adı Pantheon çocuklar, bu yapıyı sakın unutmayın demişlerdi ve benim tam karşımda tüm heybetiyle duruyordu işte. Kubbesinin içeriden çekilmiş fotoğrafları beynime kazınmıştı ve şimdi kendi gözlerimle görecektim. Birden farkettim ki şimdiye kadar gördüğüm fotoğrafları içinde hiçbiri onun güzelliğini gerçek kadar yakalayamamış. Çok zarif duruyordu. Herşeyiyle mükemmeldi.

Bütün tanrıların tapınağı diye bilinirmiş. Aynı yerde daha önceden de tapınak varmış ve ilk tapınak İÖ 27 ve 25 yılında Agrippa tarafından dikilmiş. Ayrıca dikdörtgen biçimli imiş. Şimdiki ise İmparator Hadrianus tarafından İS 118 yılında tasarlanmış ve yaptırılmış. Çapı yüksekliğine eşit, çok geniş ve binayla uyumlu bir orantı yakalayan yarım küre biçimli kubbenin tepesindeki açıklığı, oculusu ışığın girebildiği tek nokta. 7. yy'da Hristiyanlar kendilerine veba bulaştıranın ordan geçen şeytanlar olduğuna inanmışlar ve Pantheonu kiliseye dönüştürmüşler. Yapı, günümüzde Raffaello'nun büyük mermer mezarından, İtalyan monarkların mermer ve somaki lahitlerine kadar birçok mezarla çevrili bir anıt olarak kabul görmekteymiş.

Pantheon, etrafında eski 4-5 katlı apartmanlarla çevrili küçük bir meydanda assolist edasıyla duruyordu. Meydanı yine insanlar doldurmuştu, etraf cıvıl cıvıl... Hava da iyice güneş açmış, sabah soğunu üzerinden atmıştı. Meydanın ortasında elbetteki bir çeşme, bir de dikilitaş vardı. Birlikte fotoğraf çektirdiğinizde 1-2 euro bahşiş verilen Gladyatör kostümlü adamlar etrafta tek tük gözüküyordu. Meydanı şöyle bir dolandık neler var neler yok diye. Az önce yediğimiz halde pasticceria'larda iştah kabartıcı şeyler satılıyordu. Bir Roma dondurması yemeden hayatta buralardan ayrılamazdık. Daha birkaç ay öncesinde buraya tatile gelmiş olan kuzenimin dediğine göre Trevi çevresindeki dondurmalar tamamen duygusal ama tadında da bir meret yokmuş. Biz de bir de biz deneyelim dedik. Ne kadar kötü olabilirdi ki... Meydana açılan Via Giustiniani üzerinde çok tatlı bir teyze dondurma satıyordu. Dondurmaları da öyle güzel gözüküyordu ki.. Başka yere bakmadan ordan gidip aldık. Ben bu kadar güzel dondurma başka yerde yemedim. Tabi meyveli dondurma özellikle tercih etmiyorum birçok yer süt yerine su kullanıyor diye ama Cansu'nun seçtiği tüm çeşitler de çok güzeldi. Bizden 10 puanı kaptı teyzecik...

Saate baktık ki öğleni geçirmişiz. Şunu şurasında akşama ne kaldı. Gezilecek, görülecek tonla yer var. Üstelik ertesi günü Tivoli'ye gitmeye karar vermiştik. Roma'nın içinde gezmeye belki vaktimiz kalmazdı. Dolayısıyla ara sokaklardan Palazzo Chigi'nin önüne çıktık ve ver elini Via del Corso dedik. Güneye doğru yola devam eden bu cadde, Roma'nın antik merkezine açılan ana caddelerden biri. Üstelik üzerinde çok şık dükkanlar da var. Sıkılmadan binaların güzelliğine kendinizi kaptırıp koca caddeyi insan farkına varmadan geçebiliyor.

Neyse efendim, güneş iyice kendini hissettirmeye başlamıştı. Sabahın köründe donmamak için kat kat üst üste giyindiklerimizi yavaş yavaş çıkarıyorduk. =)) Eylül bitmek üzere olmasına rağmen tatlı bir hava vardı. Arada bir tatlı ılık bir rüzgar esiyordu. Bu da akşama havanın soğuyacağının sinyalleriydi. Tabi gittiğiniz şehirler, her ne kadar güzel olsa da eğer ki inşaat var ise çileli oluyor tüm geziniz...

Devamı sonrakinde... =)

8 Şubat 2009 Pazar

"Arkası yarın" kavramı üzerine =))

Ewet, son cümlemi "arkası yarın" olarak tamamlayıp üç nokta eklemiştim.. ki ben bile tahmin edememişim ne kadar uzun zaman geçtiğini ve arkası 3 ay sonra falan demeliymişim sanırım... Neyse, önemli olan yinde de yola devam etmek. Korkunç birkaç ay geçirip, hayatınızda hiç olmadığınız kadar asosyal, içine kapanık, depresif ve sinirli olduktan ve nihayetinde ittire kaktıra tüm derslerden geçmiş olduğumu öğrenince her varlık gibi ben de çok sevindim... Tabi bunun devamı da olacak ve şu dönem ne yapacağıma, ne yapmak istediğime dair en ufak bir fikrim yok. İnşallah birkaç hafta içinde sorun çıkmadan halledebilirim... Sorun şu ki yapmam gereken işler birikiyor sanırım ve elimde gerçekten patlayacak artık =) neyse efendim... Bir sonraki yazımın üzerinde son düzeltmeleri de yapıp yayınlayacağım... Şu yazamadan geçen zaman içinde yaptıklarımın bir listesini döküldüğüme göre, devam edebilirim....

Herkese sevgiler....