30 Temmuz 2009 Perşembe

Moda ve tasarım merkezi Milano... [01/10/08]

Nerde kalmıştık? Santa Maria della Grazie'ye varmıştık ki kapıları kapalıydı. Pazartesi günü olduğu içinmiş!!! Bu Avrupa'daki kilise açılış-kapanış saat ve günlerine sinir olmaya başlamıştım. Çünkü özellikle görmek istediğim kimi kilise ve katedralleri görememek o kadar yol gelmişken, sinirlerimi oynatıyordu işte.

Bu manastır 15. yy'a ait olup apsisini Bramante tasarlamış. Sadece bununla da kalmıyor. Leonardo da Vinci'nin, 'Da Vinci Şifresi' filminden de aşina olduğunuz Cenacolo, bizim bildiğimiz ismiyle 'Son Akşam Yemeği' eseri buradaymış. Tabloda İsa'nın havarilerine, içlerinden birinin kendisine ihanet edeceğini açıkladığı an betimlenmiş. İsa figürü ise tamamlanmamış. Bir rivayete göre, Leonardo'nun kendisini bu figürü tamamlayabilecek kadar yetkin görememesiymiş. Geleneksel ıslak sıva üzerine fresk sistemi yerine, kuru duvara sulu boya ile yapılmış olduğundan dolayı çabuk da yıpranmış ve boyanın dökülmesini önlemenin mümkün olmadığı ortaya çıkınca, bir filtre sistemi ile eser koruma altına alınmış.

Tüm yorgunluğumuza rağmen, kalan son gücümüzle de, Sant'Ambrogio'ya gittik. Görmek için ben ısrar etmiştim ve son yer olması koşuluyla benimkiler de kabul etmişlerdi. Bu kiliseye adını veren Aziz Ambrogio (veya Aziz Ambroso), Milano'nun koruyucu aziziymiş ve tatlı dili yüzünden ağzına arıların girdiği rivayet ediliyormuş. 4. yy'da Milano piskoposu olmuş ve hizipleşmeyi önlemeye çalışmış. İS 379'da bu bazilikayı yaptırmaya başlamış. Günümüzdeki hali ise 10. yy Romanesk tarzıymış. Girişin iki yanında çan kuleleri yükseliyordu. İç mekanını görmek gerçekten çok hoş olurdu. İnce kaburga tonozlar, 9. yy'a tarihli altar, güney koridorundaki şapelin zarif mozaiklerle bezeli kubbe görülmesi gerekenler olarak belirtilmiş kitabımda. Aslında mezar odasında azizin mezarı da yer alıyormuş. Revağın üzerinde de küçük bir müzesi varmış ve mimari kalıntılar, goblenler ve kilise ile ilgili resimler görmek mümkünmüş.

Saat 2'ye geliyordu. Aslına bakılırsa, Milano'nun hemen hemen önemli her yerini görmüştük. Artık otele gidip biraz dinlenmek istiyorduk. Otele gidince adamla konuşmak gerektiğinde, Cansu ilgilendi. Ben karışmadım, sinirlerimi iyice oynatmasın diye. Odamız hazır olduğu için hemen yukarı çıktık. Birkaç saat dinlenip üzerimizi değiştirdik ve 5 gibi süslenip dışarı çıktık. :)) Yürüye yürüye tesadüfen, İtalya'nın dünyaca ünlü şık mağazalarının sıralandığı daracık sokaklara girdik. Via M. Napoleone, Via S. Andrea, Via Della Spiga... Prada'dan Gucci'ye aklınıza gelebilecek tüm markaları gördük. Mağazaların vitrinlerine bakan diğer insanlar da tabi ki buralardan giyindikleri belli, hayli şık görünüyorlardı. Normalde belki biz de aşağı kalmazdık ama hippilik de oldukça eğlenceli. Beni oldukça şaşırtan şey ise, manken kılıklı incecik, hoş ve topuklu ayakkabılarıyla şık bir kadını, içinin kıyafet ve aksesuarlarla dolu olduğu belli olan kocaman Gucci torbasını omzuna çanta gibi takıp hızlı hızlı yanımızdan geçişiydi. "Devil wears Prada" filminden bir sahne gibiydi...

Günlerdir Cansu'dan yana yakıla H&M bulamadığını dinliyorduk. Derken nasıl oldu bilinmez Piazza S. Babila'ya çıktık ve H&M'i tam karşımızda bulduk. Cansu'nun gözleri ışıl ışıl, annem ise yandık dercesine bakıyordu. Cansu'yla bizim alışverişlerimize can dayanmaz. Çok aldığımız için değil, saatlerce her ürünü incelediğimiz için... Sadece sabah atıştırdıklarımızla duruyorduk. O yüzden meydanın köşesindeki McDonalds'a daldık hemen. Annem dışarıda bir masaya yerleşmiş bizi bekledi. Bu sefer 1€'luk hamburgerlerden değil, her birimize birer menü aldık. Açlıktan çıldırmıştık yani... Hamburgeri yerken farkettim ki sürekli ufak tefek tatlı şeyler yediğimiz için kan şekerimiz de çok çabuk düşüyor, hatta doyduğumuzu bile hissetmiyormuşuz. Tuzlu yiyince kendimize geldik.

Sonra hemen H&M'e daldık. Birkaç katlıydı ve üst katlarında aksesuar, alt katlarında ise giysiler vardı. Epey bir dolandık ama bize göre çok fazla birşey yoktu. Sadece birkaç tane kolye aldık. Tabi kapanmasına çok az bir vakit kaldığı için çalışanlar deli gibi etrafı topluyor, Cansu da giysi tekrar tekrar denediği için çalışanlardan zenci bir çocuk şakayla karışık çıkışmış. "Ben topluyorum, sen dağıtıyorsun, hadi artıık!!!" demiş. Kasadan ödemeyi yapıp tam yukarı çıkarken Cansu'ya başka bir çantayı işaret ettim ki güvenlikteki kadın çocuklara 'hayır hayır' dercesine "ııı ıhhhh, kapandık, dışarı!!!!"... Burda insanlar çok sabırsız ve gerçekten de soğuk. Daha farklı bir tepki bekliyor insan. Saat 8'e geliyordu ve dükkanlar kapanmıştı bile.


Çalışma hayatı erken bitiyor İtalya'da... Gece hayatı belki vardır ama biz bilmiyoruz elbette ki... Sokaklar, metrolar da hemen boşalıyor, insanlar anında evlerine kaçışıyor ve ıssızlaşıyor. İşin garip yanı, önünden geçtiğiniz bir barı farketmeyebilirsiniz bile. Ses düzeyine oldukça dikkat ediliyor. Ancak Milano çok daha titiz bu konuda. Saat 7'de kapanıyorsa iş yerleri, 7.30'da sokakta kimseyi bulamayabilirsiniz. Çünkü burası bir metropol, yaşayanlar genellikle genç ve tek başına yaşayan, ya da yeni evli çiftler... Herkes çalışıyor, emekli yok gibi... Dolayısıyla da iş saatlerinde insan görebiliyorsunuz... Oysa Roma'da bile akşam saat 9'a kadar her yer daha hareketli oluyordu. Dükkanlar kapansa bile insanlar sokaklara çıkıyordu. Her yer kapandığı ve tüm geceyi tren kompartımanında geçirdiğimizden otele dönüp uyumak iyi bir fikir gibi geldi.



Sohbete dalmış yürüyorduk ki, biri arkamızdan "Madam, madam!" diye seslenince, ister istemez arkamızı dönüp baktık. Adamın biri koşturuyordu. Bir şey mi düşürdük diye düşünürken; "Özür dilerim, Türk müsünüz?" diye sordu. Almanya'dan tatile gelmişler ve sanıyorum ki uzun zamandır ordaymış. Yanındaki Boşnak arkadaşı farketmiş. "Sizi rahatsız etmek istemem ama çok uzun zamandır bir Türkle karşılaşmamıştım..." dedi. Oldukça heyecanlanmış ve sevinmişti. Çok belliydi zaten ama tuhaf tuhaf baktığımızı görünce, rahatsız ettiği için tekrar tekrar özür diledi. Aslında Almanya gibi Türklerle zengin bir ülkede kimseyle karşılaşmamış olması oldukça ilginç gelmekle birlikte açıkçası durumu oldukça garipsemiştik. Bir boynumuza atlayıp sarılmadığı kalmıştı çünkü. Yeni gelmişler ve gidebilecekleri bir mekan sordular. Bizi orada yaşıyoruz sanmıştı belki de. Akşam her yerin çabucak kapandığını, civarda da gidilebilecek bir yer bilmediğimizi ama kentin gündüz çok güzel olduğunu söyledik. Bayramımızı kutladı ve yola devam ettik.


Otele gitmeden yol üzerindeki terminale uğradık. Böylece her yer kapanmış olmasına rağmen rahat rahat Como'ya nasıl gidilebileceğini öğrenebilirdik. 'Veloce Biglietto' kuyruğunda bir Türk aileye rastladık. Aşağı yukarı yaşıtımız olan oğulları burada yaşıyormuş, belki de okuyor olmalıydı. Trenle gidebileceğimizi söyledi. Biletlerimizi aldıktan sonra, yine karşılaştık. "Halledemediniz mi?" diye sordu. Biletlerimizi aldığımızı söyledik ve fırsatını bulmuşken aklımıza takılan herşeyi sorduk. Sonra da teşekkür edip otele döndük. İnterneti kullanıp baboşla konuşacaktık ama şansa bakın ki bilgisayar bozuktu. Biz de odamıza dönüp güzel bir uyku çektik.

25 Temmuz 2009 Cumartesi

Lombardiya... [01/10/08]




Günağırırken sürekli dinlemekten sıkıldığım ipod'umu toparlayıp sessizce çantamakoydum. Biricik gezi kitabımı da yerinden çıkardım ve sayfalarında gözgezdirdim. Güneyin sıcak ikliminden kurtulup Lombardiya bölgesine gidiyorduk.Havası ve belki de insanları gerçekten çok daha farklı olacaktı. Venedik, Romaveya Floransa'daki gibi spesifik bir mimari ize rastlanmamasına rağmen, mutfağıoldukça zenginmiş. Şaraplarından peynirine, fesleğeninden zeytinine çok iyitatlar yakalamak mümkünmüş. 

Aslındabölge ismini, İS. 6. yy'da İtalya'yı işgal eden barbar bir kavim olanLombardlardan almaktaymış. Ortaçağ'da bu bölge Kutsal Roma İmparatorluğu'nunbir parçasıymış ama Germen İmparatorlarına hep sadık kalmamış. Bankacılık veticarette ise çok başarılıymışlar. 14.yy'dan 16.yy'a kadar iktidarı ellerindebulunduran Visconti ve Milanolu Sforza gibi aileler, sanatın koruyucusu daolmuş ve günümüze kadar korunabilmiş birçok eserin yapımına da katkıdabulunmuşlar. Lombardiya, gölleriyle de asırlar boyu şairleri, aristokratlarıkendine çekmiş.

Saat7:30'a gelirken trenden inmiş, gardan dışarı çıkmaya çalışıyorduk. Aslında trengarı oldukça büyüktü. Eski bir yapıydı ve alt katları çeşitli dükkanlar vecaféler açılmış. Dışarı çıkıp hemen otelimizi bulmaya giriştik. Neyseki çabucakbulduk ama resepsiyondaki kılkuyruğun burnu fazla havadaydı. İtalyanca sorduğumhiçbir soruya doğru dürüst cevap vermedi ve her seferinde İngilizce olarakgeçiştirdi. Yüzümüze bile bakmadı, değil pasaportlara bakmak. Önündeki kağıtlarabakmaya devam ederek "bagajları merdivenin arkasına bırakın! Oda henüzhazır değil!!"... Kabalık hat sahfadaydı. Kafamı sürekli meşgul edenşey, rezervasyonumuzun gerçek olup olmadığına bile bakmadan çantaları bırakındemesiydi... Yani kimim, neciyim, insan bir bakmaz mı?? En çok darezervasyonumuz var derken lafımı kesmesiydi.

Alınsize Milano ile ilgili ilk izlenimler... Çok gıcıkolmuştum. İstanbul'a dönünce yapacağım ilk iş olumsuz yönde reklamınıyapmak olacaktı o adamın. Uzun boylu ve fiziki de gayet düzgün biriydi amasimsiyah saçlarını omuzlarına kadar uzatmış, briyantinle yatıştırdığı (!)saçlarını ensesinden atkuyruğu ile toplamıştı. Kemikli suratı da saçları kadariticiydi. En nihayetinde hepimiz insanız ve belki de o kötü günündeydi. Yapatronundan fırça yemişti, belki de akşam karısıyla kavga etmişti ve rezaletbir sabah geçiriyor olmalıydı ama yine de bana karşı olan tutumunu hafifleticibir neden göremiyordum. Hizmet sektöründe bu tip şeylerin olmaması gerekir.Efendim sonrasına gelince en fakir hostellerin bile ücretsiz verdiğiharitaların tanesi 50centisimo'ya bize resmen sattı!! Tabii ki diğer birçokşeyin de ekstraya gireceğinin göstergesiydi. 

Sabah sabahya sabır çekip, sinirlerime hakim olmaya çalışarak bagajları bıraktık veyola çıktık. İlk iş çevreyi biraz dolanalım dedik ve hostelin hemenyakınından geçen tranvaya bindik. 9 numaralı tranvay tarihi kentin hemendışındaki ringdenilerliyormuş ve oldukça da uzun bir yol gidiyor. Biletler kişi başı 1€'dan dahaazdı ve şehrin çoğunu da bu sayede görmüş olduk. Zaten LombardiyaKrallığı'ndan çok da fazla birşey kalmamış geriye. Kalesi ve Duomo'su dışındagörülebilecek iki-üç adet kilisesi mevcut. Ayrıca mimarlık dünyasındaönemli bir yere sahip olan Pirellone de, Stazione di Milano Centrale'nin hemenyanında yer alıyordu. 1950'lilerde yapılmış. İnsanı hayrete düşürebilir buinanılmaz bir gökdelen. Ülkemizde ancak Hilton otel gibi yapıları gördüğümüzdönemde, gökdelen inşa etmişler!! Neyse efendim, sonra metro ile Duomo'yagittik. Enfes bir yapıt ve muhteşem bir meydanda yer alıyor. 157m'likuzunluğu ve en geniş yerinde 92m'lik eniyle dünyanın en büyük gotikkiliselerinden biriymiş. 

Milano'nunda tam merkezinde yer alıyor. 14. yy'da Prens Gian Galeazzo Visconti'ninemriyle yapımına başlanan katedral, 500 yıl sonrabile tamamlanamamış. 135 kule külahı ve sayısız heykelleri ile çokçarpıcı bir yapı. Açık bir havada çatısından Alplerin bile görünebildiğisöyleniyormuş. Ön cephe biz gitt iğimizde de restoreediliyordu. İçeride ise alt katta yer alan küçük müzeye çok az birmiktar ödeme yaparak girilebiliyor.

Gotikten,Rönesans'a ve Neo-Klasik'e kadar çeşitli tarzlarıbirleştiriyormuş. Görkemli bronz kapısında rölyeflerde Bakire Meryem veSant'Ambriogo'nun hayatı ile Milano'nun tarihi konu edilmiş. İçeride koridorlarkolonlarla bölünerek ustaların eserleri vitraylarla aydınlatılmış. Apsispencerelerinde de Visconti ailesinin, adam yutan yılan amblemi ince işçilikledetaylı bir şekilde işlenmiş. Ana altarın altındaki hazinelikte ortaçağdankalma çok sayıda değerli eşyanın yanı sıra; yapılan kazılarda 4. yy'dan kalmaorijinal, sekizgen formlu vaftizhane de ortaya çıkarılmış. 

Gezmeyedalıp karnınızın acıkmış olabileceğini düşünmezseniz, bazen o kadar aç vetükenmiş kalıyorsunuz ki, ömrünüzde yaşayabileceğiniz en kötü anlardan birihaline geliyor. O saniye gözünüz hiçbirşeyi görmüyor ve aptal bir poğçaya 10€verebilecek kadar gözünüzü kör edebiliyor. Roma'da, daha gezimizin en başındabunu farkettiğim için, acıkmaya başladığımı hissettiğimde hemen bir çözümdüşünmeye başlıyordum; çünkü sadece yarım saat o vaziyette kalabiliyordum.Bazen acıkmadan da atıştırıyorduk ki dükkan dükkan yiyecek aramayalımdiye. 

Geceboyunca zaten bişi hissetmiyorsunuz. Ama sabahın köründe inip otele çantalarıbırakıp, taa kiliseye kadar gelmiştik. Kahvaltı arada kaynamıştı. Dolayısıyla karnımızçan çalıyordu. :) Duomo'nun önünde meydanı aydınlatan lambaların altınayapılmış oturma alanlarına kurulduk ve annemin akşam trene binmeden evvelhazırladığı sandviçlerden yedik. Daha kuzeyde olduğumuz için, çoğunlukla dasabahın erken saatlerinden olsa gerek hava serindi ve bulutluydu. Yine de çokgüzeldi. 

Meydanınkarşısındaki yolda turistik Hop on/off otobüsleri kalkıyordu. Roma'dandeneyimliydik tabi. Hemen gidip fiyatı soruyomuş gibi yapıp haritalarındanedindik. Eğer gittiğiniz yerde haritanız yoksa, varsa bile gidilebilecekturistik mekanları bilmiyorsanız, bu otobüslerin haritaları çok işinizeyarayabilir. Çünkü genellikle en turistik olanlarını işaretlemiş olurlar. Sizde daha az önemli mekanlarla vakit kaybetmemiş oluyorsunuz. 

Haritalardaönemli yapıları dışarıdan gezdirdikleri için olsa gerek, müzeleri genellikleişaretlememiş olduklarından olsa gerek meydanın diğer köşesindeki PalazzoReale'yi farketmedik. Aslında Duomo'nun müzesiymiş. Milano'yu asırlarcayönetmiş olan Visconti ailesi ile diğer hükümdarlar bu sarayda yaşamışlar. Biranlamda kraliyet sarayıymış. Müzede katedrale ait çok sayıda eser mevcutmuş.İkinci katında da Çağdaş Sanatlar Müzesi (Civico Museo d'Arte Contemporanea)varmış. 1980'de hizmete açılmış ve Van Gogh'tan Cézanne'ye, Pcasso'dan Klee veKandinsky'ye çok sayıda sanatçının eseri yer alıyormuş ve kaçırmış olduk :(İşin ilginci bunu sadece o an değil, bunun gibi birçok şeyi tatil bittiktensonra farkettiğimiz de oldu. Çünkü hem zamana karşı, hem maddiyata karşı, hemde tükenmesi oldukça kolay enerjinizle çalıştırdığınız dikkatinize karşıyarışıyorsunuz. Dolayısıyla es geçtiğiniz birçok şey olabiliyor. Farkettiğinizan da bir sonraki sefer için bir kenara işaretliyorsunuz. 

Neyseefendim, atıştırmalıklarımızı bitirince meydanın diğer bir kenarından bize gözkırpan Galleria Vittorio Emanuele II'ye girdik. Napoli'deki gibi galeriydi veçok hoş bir mekandı. Il Salotto di Milano (Milano'nun oturma odası) olarak dabiliniyormuş. Mimar Giuseppe Mengoni tarafından 1865 yılında tasarlanmış.Pasajın tamamlanmasından bir yıl evvel, mimar pasajın çatısından düşerek vefatetmiş! Buna rağmen turistler mağaza, café ve restoranları doldurmaktan gerikalmamışlar. Aynı pasajda Milano'nun tarihi restoranlarından Savini de yer alıyormuş. 

Galeri,Latin haçı biçiminde tasarlanmış ve sekizgen biçimli ana merkez holünde dörtbüyük kıtayı (Avrupa, Amerika, Afrika, Asya) ve sanat, tarım, bilim veendüstriyi temsil eden mozaikler yer alıyormuş. İtalya'da cam ve metalinyapısal anlamda ilk kez kullanıldığı çatıymış. Yerdeki mozaiklerde zodyaksembollerinden boğa burcunun cinsel organına basıldığında şans getireceğineinanılıyormuş. 

Galerininarka kapısından Piazza Fedele'ye çıktık. Dünyaca ünlü Teatro allaScala'nın bulunduğu meydan burası. 1778'de hizmete açılmış. Avrupa'nın en genişsahnesine sahipmiş ve muhteşem prodüksiyonlar sahnelenirmiş. Tiyatro'nun hemenyanındaki müzede (Museo Teatrale) Roma dönemine kadar tarihlendirilebilenprodüksiyonların dekor ve kostümleri, yönetmenlerin portreleri ve göz yanıltıcıefektleriyle tiyatro salonu, yaldızlı localar görülebiliyormuş. Pazartesigününe denk geldiğimiz için kapalıydı. 


Bizde kaleyi görelim dedik ve Piazze Castello'nun önüne geldik ki o da ne...Bayıldığım cinsten eski bir gelin arabası ve arka arkaya sıralanmış limuzinler...Hayırdırinşallah deyip yola devam ettik. Kaleler gerçekten de çok ilginç oluyor.Aslında Visconti ailesinin bu alandaki ilk şatoyu yaptırtmış ama aile çökünceşato da yıkılmış. Milano'nun yeni hakimi Francesco Sforza, buraya Rönesanssarayı inşa ettirmiş. Ancak kale olarak anılmayı sürdürmekte... Bugün saraydauygulamalı sanatlar, arkeoloji ve sikkelerle ilgili sergiler yer almaktaymış.Saray birkaç avludan oluşan oldukça büyük bir yapı. Çevresi bir hendeklekuşatılmış sarayın her mimari detayında, Lombardiya'nın izlerini görmekmümkün. 

Avlulardangeçerken çekik gözlü gelin ve damat bir çiftin fotoğraf ve video çekimine şahitolduk. Evet avlu çok hoştu ama yine de bize oldukça garip geldi. Fazla vakitkaybetmeden sarayın arkasında yer alan Parco Sempion'ye geçtik. İnanılmaz büyükve çok güzel bir park. Benimkiler buldukları ilk banka yayıldılar. Dinlenmekiyidir. :))) 


Parkıniçini gezerken de farkettik ki bu çekik gözlü gelin-damatlardan çok dahafazlası var. ben diyeyim 5 çift, siz deyin 10... Sanırsınız toplu nikah var.Hepsinin de çekik gözlü olması ayrı bir soru işareti yakıyordu kafamızda. Epeybüyük bir alan olduğu için bir kısmını gezip oldukça yakın olan Santa Mariadelle Grazie'yi görmeye gittik. 

Devamısonrakinde...

9 Temmuz 2009 Perşembe

Dové Hotel Clarean??? [Hotel Clarean da neresiymiş???]



Kendimizi garantiye almadan adım atamayanlardanız. Ne yalan söyleyeyim durum bu. Dolayısıyla da tatile gitmeden önce ne kadar hostel sitesi var ise, hepsine bakındık. Tabi konu Napoli, önyargılar, korkular, endişeler derken güvenli, merkezi ve iyi bir otel olmasını tercih ettik.

Arama motorlarında uygun fiyatı, fotoğraflarından gördüğümüz kadarıyla iyi bir otel olduğuna kanaat getirdiğimiz Hotel Clarean'e hemen rezervasyon yaptırdık. Gerçekten de göze ve ruha hitap eden güzel bir oteldi.

Terminal'den çıkınca meydanın sağ kenarına denk gelen yerde konumlanıyor. Kabul etmek gerekir ki Napoli'de binalar çok bakımsız ama gerçekten taş binaların arasında kendinizi kaybedebilirsiniz. Mimar Cino Zucchi tarafından restore edilmiş. Tarihi binanın dışı birebir korunmuş. Tamamen ekolojik ürünler kullanılmış. İçi ise modern bir şekilde ahşap ürünler de kullanılarak dekore edilip yeniden kullanılmaya başlanmış. İstanbul'daki birçok renevasyon örnekleriyle elbetteki yarışamaz ama içerideki modern çizgisi gerçekten de İtalyan stilini yansıtır cinstendi. Resepsiyona konulan dekoratif amaçlı taht çok etkileyiciydi.

Odamız, birinci kattaydı ve meydanı olduğu gibi görüyordu. Ayrıca inanılmaz da genişti. Banyomuz da tek kişilik oda kadar büyüktü. Yerlere kadar pencereler, modern mobilyalar, aydınlatmalar... Tam anlamıyla çok hoş bir oteldi. Uykusuzluktan bayılıncaya kadar İtalyan kanallarını izliyorduk, annemlere simultane çeviriler yaparak tabi... :))

Sabahları kahvaltı etmek, benim gibi düşkün olanlar için özellikle bu otelde başka bir renge dönüşebilir. Diğer hostellerden farklı olarak, meyveler, çörekler, daha çok çeşitte peynirler ve reçeller... Tek dezevantajını belki de küçük kahvaltı salonu oluşturuyordu. Gerçi çok büyük problem değildi ama netice basit bir hostel olmadığı için nispeten küçüktü.

Resepsiyonda sabahları 60'larında bir amca, öğle civarı 30'larında bir adam, geceleri de 20'lerinde genç bir çocuk oluyordu. :) Bize hayli ilginç gelmişti bu durum... Ayrıca yine 30'larında iki bayan da diğer bütün işlere bakıyordu. Sabah kahvaltıda kahvenizi size kendisi sorup takdim ediyordu. Açıkçası beni sadece bu rahatsız etmişti. Kapitalist dünya bana göre değil gerçekten de... Her ne kadar fakir bir kentte halka göre lüks bir otelde kalıp kendinizi iyi hissetseniz bile...

Ne olursa olsun, her bir çalışanı (7 civarında olmalı _ ki hepsini gördüm sanırım...) çok ama çok içten ve candan insanlardı. Tabi bizler de sıcak insanlar olduğumuz için gerçekten çok yardımcı oldular. Sabahları bir günaydın demeniz bile yüzlerini ışıldatabiliyor. Herhangi bir şey sorduğunuzda size sabırla anlayıncaya kadar açıklıyorlar. Kapıya kadar çıkıp size yolu tarif edebiliyor veya otelden ayrılırken sizi kapıya kadar geçirebiliyorlar.

Üç yıldızlı otele iki yıldız da ben ekliyorum ve size de tavsiye ediyorum....



Not: Hotel Clarean'ın web adresine ulaşmak için başlığı tıklayın.

P.S. Click on the title to reach the web address of Hotel Clarean.

P.S. Clicca sul titolo per raggiungere il indirizzo web di Hotel Clarean.

5 Temmuz 2009 Pazar

Büyük İroni: Napoli'den Milano'ya... [30/09/08]

Bir kalede yaşamak nasıl olurdu acaba diye kendime sormadan edemedim. Hayal etmeye çalışın. Kesinlikle filmlerde gördüğümüz gibi olmamalı. Herkes mutlu mesut, yiyip içip oynayan insanlar... Hiç sanmıyorum. Sürekli kendini savunma ihtiyacı duyan insanların olduğu bir dönem olsa gerek. Sağolun almayayım. Ama yine de çok güzel, çok görkemli...

Maschino Angioino olarak da bilinen Angevin şatosuymuş. Anlaşılan Angevin Hükümdarlığı burda uzun bir zaman hükmetmiş. 1279 - 82 yılları arasında Anjoulu Charles için inşa edilmiş. Bodur kuleleri ve Cappella Palatina dışında çoğunlukla Aragon tarzı bir yapıymış. Bir zamanlar kraliyet sarayı imiş. Kalenin girişindeki zafer takı, sanat aynı zamanda birer sanat hamisi olan Aragonlular tarafından yapımına 1454'te başlanmış. Aragon Kralı Alfonso'nun 1443 yılındaki Napoli'ye girişini kutlamak amacıyla yapılmış. Girişteki bronz kapıları oldukça dikkat çekiciydi ve çeşitli betimlemeler vardı. Kalenin bir kısmı da Museo Civico'ya ev sahipliği yapmaktaymış.

Kalenin içini dolandık. Fotoğraftan da belli olduğu üzere epeyce büyük ama müzesine girmeye zamanımız olmadığı için, mecburen dışarı çıktık. Ana giriş kapısının tam aksi yönündeki Via Santa Brigida'dan ilerlediğinizde sol tarafınızda Galeria Umberto I'i göreceksiniz. 1887 yılında inşa edilmiş ve II. Dünya Savaşı'ndan hemen sonra yenilenmiş. 1737'de Bourbonlu Charles için inşa edilmiş. Pasajın hemen yakınındaki Teatro San Carlo'nun ise, görkemiyle Avrupa soylularını bir zamanlar kıskançlıktan çatlattıkları rivayet ediliyormuş. Ancak nedense Piazza Trieste e Trento'ya çıkmadığımız için ne meydanı ne de tiyatroyu adam akıllı görebildik. Sanırım tren saati yaklaştıkça geç kalıcaz korkusundan panikliyorduk. Pasajın içinde cafélerden başka tabii ki güzel markaların mağazalarını bulduk. Zara, Benetton... Vakit de olmadığı için oyalanmadan çıktık.

Stazione Toledo'dan, Napoli'nin başka bir mahallesi olan Vomero'ya çıktık. Burası limandan rakımca epey yüksek bir alana kurulmuş. Fünikülerden iner inmez, çevredeki statü farkını çok rahat biçimde algılayabiliyorsunuz. Ewet, kabul etmek gerekirse Vomero bile Roma ile yarışamaz ama, Tarlabaşı'ndan Nişantaşı'na geçtiğinizdeki hisleri duyumsuyorsunuz.


Yemyeşil ağaçların gölgesinden tarihi ve limana göre çok daha bakımlı ve şık binalardan gözümüzü ayırmadan yola devam ettik. Napoli'de birkaç kale var. Bir diğeri de Castel Sant'Elmo... Oldukça uzun bir yol katettikten sonra, güneş batarken Castel Sant'Elmo'ya varabildik. Hazır oraya da gitmişken, kalenin hemen yanındaki Museo di San Martino'yu da vaktimiz yettiğince görürüz diyorduk ama malesef ikisinin de girişi kapanmıştı. Ben de bu muhteşem manzarayı fotoğrafla ölümsüzleştirmek istedim ve yanımdan asla ayırmadığım gezi kitabımla birlikte poz verdim. :))))

Hala Duomo'yu görmek istediğim için, duraktan kalkan otobüse binip otele dönmek yerine; yine tüm yolu tabanway :) yürüyüp fünikülerle aşağı indik ve yine yürüyerek Duomo'ya ulaştık.

San Gennaro Duomo'su 1294-1323 yılları arasında inşa edilmiş. Ön cephesi 19. yy'dan kalmaymış. Nefte antik sütunlar ile hükümdarlara ithaf edilmiş anıtlar ile Lanfranco ve Domenichino'nun resimleri yer alıyormuş. Duomo'da İS 305 yılında şehit edilen, Napoli'nin koruyucusu olduğuna inanılan Aziz San Gennaro'nun kalıtları korunmaktaymış. Başı, Cappella San Gennaro'da gümüş yaldızlı bir büst içinde saklanırken, yılda üç defa mucizevi bir şekilde sıvılaşan (!) şişeler dolusu pıhtılaşmış kanı da burada muhafaza edilmekteymiş. Hatta kan sıvılaşmayacak olursa şehrin başına bela geleceğine inanılıyormuş! Cappella Carafa ise 1497-1506 yılları arasında yapılmış, azizin mezarını barındıran bir Rönesans eseriymiş. Kuzey koridorundan ulaşılabilen Basilica di Santa Restitura, 4. yy Apollon tapınağının üzerine kurulmuş. Ayrıca 14.yy'da da yenilenmiş. Tavan resimlerini Luca Giordano 1632-1705 yıllarında yapmış. Sağ koridorun sonunda da 5.yy'a tarihlenen vaftizhane varmış.

Ayaklarımızda derman kalmamıştı ve içeride de ayin başlamıştı. Ayrıca tur otobüsleri de çok sayıda turist getirmişti ve içerisi çok kalabalıktı. İçeriyi fotoğraf çekmemek koşuluyla sessizce turladıktan sonra biraz oturduk ve ayaklarımızı dinlenmeye bıraktık. Sonra annem saatini işaret ederek dışarı çıkmamazı söyledi. Tabi artık vakit yaklaşıyordu... Karnımız da acıkmaya başlamıştı. Otele yakın olduğumuzu ve son bi gayret yürüyebileceğimizi söyleyen bendim =)) ama gerçekten de kısaydı yol. Yorgunluktan sadece dayanması çok güçtü. Söylememe gerek var mı bilmiyorum ama bacağıma o ağrı saplanmaya devam ediyordu... Bendeki de ne güç, ne sabır :D

Otele vardığımızda içten bir şekilde resepsiyonistimiz yine bizi güler yüzüyle karşıladı. Çantalarımızı otelin alt kattaki odasına koyduklarını, istersen yine aşağıdaki banyoyu kullanabileceğimizi söyledi. Çantalar yukarı çıkartıldı, eller yüzler yıkandı... Yine resepsiyonistimizin yardımıyla çantaları sırtımıza yüklendik. Söylememe gerek var mı bilmiyorum ama kapıya kadar uğurladılar...

Ewet... Napoli macerası burada bitiyor. Benim için oldukça değişik bir deneyimdi. Bunları zaten uzun uzadıya yazmıştım ama sanırım Napoli'yi gerçekten özleyeceğim gibi geliyordu. Öte yandan durumumuz gerçekten de büyük bir ironiydi. Çünkü ülkenin en fakir kentinden, en zengin ve büyük metropolüne gidiyorduk. En iyi otellerden birinden çıkıp iki yıldızlı ve nispeten çok daha vasat bir otelde kalmaya gidiyorduk.

Yine de heyecan durumumuz doruklardaydı. Değişiklik, yenilik, gelişmişlik ve aslında yalnızlık... Bizi bekleyen buydu. Yeni kenti görmeyi iple çekiyordum. Tren garına gidip, taş banklardan birine kurulduk. Marketten aldığımız dilimlenmiş peynir ve küçük poğçalardan annem bize sandiwiçler hazırladı. Otomatlardan da yegane içeceğim, limonatamı aldım. Gece boyu Napoli'den Milano'ya gidecektik. O yüzden karınlarımızı iyice doyurduk ve trenimizi beklemeye başladık. Nihayet ufukta gözüktü de kendimizi içeri attık. Tren hareket ettiğinde kompartımanımızda bizden başka kimse yoktu. Rahat rahat uzanıp uyuduk.

Tüm gece uyudum diyebilirim. Ama elbetteki trenimiz express hat değilmiş. Öyle birşey olduğundan bile emin değilim... Aslında Napoli-Roma-Floransa-Bologna-Milano şeklinde giden bir trenmiş :)) Her durduğunda gözlerimi araladım. Annemin söylediğine göre, Bologna'dan ayrılırken bir çift vagonda çok gidip gelmiş çaresiz bizim kompartımana gelmişler. Bir tek onlar içeri girdiklerini hatırlıorum. Zaten çok sessizlerdi. Sabah gün ağırırken uykum açılmış yolu seyrediyordum. Gün doğumunda oturmaya bayılırım. =)) Herkes derin derin uyuyordu. Zaman ilerledikçe herkes birer birer ayılmaya başladı ve güneş iyice kendini belli etmeye başladığında tren gara giriyordu... Milano.......