20 Mayıs 2009 Çarşamba

Roma'dan Napoli'ye... Kendimi önyargılı biri değilim sanırdım... :) [28/09/08]

Sabahın köründe kalktık. Erkenden yola çıkmamız gerekiyordu ki, Napoli trenini kaçırmayalım... Çantalarımızı yüklenip resepsiyona indik. Sanırım adamı baya korkuttuk. Yerinden bir zıplayışı vardı ki, evlere şenlikti... Gözlerini fal taşı gibi açmış, ne olduğunu çözmeye çalışıyordu. Anahtarı teslim edip, 5€'muzu geri aldık ve kendimizi dışarı attık.
Sabah soğuğunu çok severim, ama resmen sabah ayazı vardı. Termini'ye gidip birer bardak kahve içip kendimize gelmeye çalıştık. Biletlerimizi daha önceden deneyimlendiğimiz gibi, tren gelince onaylattık ve vagona bindik. Tıngır mıngır, rayların üstünde geçti saatler ve aklımda tek bir şey vardı: Roma... Nasıl da bırakıp gidebiliyordum. Üstelik hiç de Roma'yı bırakmayı istemiyordum. Ama devam etmek zorunda olduğum bir gezim vardı.

Nihayet Napoli'ye vardık. Tren istasyonunu görünce hafif bir şok geçirdim. Beklediğimin aksine moderndi. Roma'nın Termini'si kadar olmasa da, küçük ama modern sayılabilecek bir yerdi. Otelimizi bulabilmek için dışarı çıktık. Bana çok tanıdık bir sahneyi hatırlattı. İstanbul'da metronun son durağı Aksaray'da inersiniz de heryerde seyyar satıcılar, yerlerde çantalar, cüzdanlar, kasetçiler olur... Birebir aynısı... :)) Tabi sorunsuz bir şekilde geçer mi günümüz? Geçmez... Otelin krokisi ile, bendeki harita birbirini tutmuyordu. Haritada gözüken adresin belirttiği caddede bir aşağı, bir yukarı gidip geliyoruz. Yok yok yok... Sırtımızda çantalar ve malum bildiğiniz üzere başımıza sürekli kakılmış uyarılar... Sürekli birbirimizi kolaçan ediyoruz. En sonunda çok tatlı 80'lerinde bir teyze bizi durdurdu. "Nereyi arıyorsunuz? Ben yardımcı olayım..." dedi, adresi gösterdim. Burası aradığınız yer değil, dedi ve geldiğimiz yönü gösterip "adresteki meydan orası" dedi. Çok tatlıydı. Durup başkasına soramıyorduk, yine malum korkular yüzünden. Teyzenin bize kendiliğinden yardım etmesi süper oldu. :)

Neyse tüm meydanı dolanıp otelin, meğerse terminalin hemen yanında olduğunu farkedince epey bozulduk. Ama yapacak birşey yoktu. Birincisi, heryer sidik ve çöp kokuyordu. Bunları zaten daha önceden de biliyorduk ama karşılaşınca durum başka oluyor. İkincisi, metrodan çıkınca büyükce bir meydana çıkılmış olunuyor. Bu meydanda da metro inşaası vardı ve ses, gürültü, hava kirliliği derken insan kendini kaybediyor. Üçüncüsü, Roma'dakine oranla kimse ışıklara çok riyaetmiyor. Kırmızı yansa da geçebiliyorlar. Türkiye'deki gibi diyeceksiniz belki ama kanları gene Avrupa'ya çekmiş bunların, hiç olmazsa yolda birini görünce yavaşlayıp mutlaka duruyorlar. Aracından, motoruna herkes.... Türkiye'de insan gördüklerinde resmen üzerine üzerine sürüyor şoförlerimiz!!! Dikkatinizi çekerim... :)

Ewet, nerde kalmıştım. Hıh, otelimizi bulduk. Hotel Clarean. Tabi buraya sırtında çantalarıyla gelen ilk müşteriler bizleriz heralde. Kapıda hava alan(!) resepsiyonist, kapıya yöneldiğimizi görünce önce şaşırdı, sonra içeri buyur etti. Rezervasyonumuzu söyledik. Bizi Fransız sandı... :) [Bu daha sonraları da başımıza çok geldi. Bizi ya Fransız, ya da İspanyol sanıyorlardı. Sanırım ya Türkçemizde sıkça kullandığımız fransızca kelimelerden ya da fazlasıyla hızlı konuşabilme yeteniğimiz olduğundan.] Neyse pasaportlarımızı verdik. Neyseki odamız hazırmış. İçimiz çok rahatladı. Çünkü çantayla gezmek beni biraz yormuştu. İşlemlerimiz yapılıncaya kadar odamıza çıkıp yerleştik.

Sadece 3 yıldızlı bir oteldi ve hep ülkemizdekilerle karşılaştırma yapıyoruz ama kabul etmeliyim ki, beklentilerimin çok üzerinde bir yerdi. Herşeyden önce, her ne kadar karmaşa dolu olsa da meydana bakıyor ve çok merkezi. Ayrıca asıl şoku odaya çıkınca yaşadık. İnanılmaz büyük bir oda vermişler. Gerçekten evimizdeki salondan daha genişti diyebilirim. Fotoğrafa aldanmayın, dar açıyla çekilmiştir. Ayrıca yere kadar pencereleri olan ve doğal ışık alan, kocaman da tuvaleti vardı. Tüm bunlardan hayli etkilendik. :) Çünkü iyi bir yer diye düşünmüştük ama bu kadarını beklemiyorduk.
Eşyalarımızı birazcık yerleştirdik, akşam geldiğimizde yorgunluktan hiçbirşey yapamayacak olduğumuz için. Duşumuzu alıp giyindik. Roma'dan daha sıcaktı. Resmen yaz aylarıymış gibi incecik t-shirtlerle çıktık dışarı. Bu arada işlemlerimiz tamamlanmış olduğundan pasaportlarımızı geri alıp doğru terminale gittik. İlk gideceğimiz yer Pompei idi. Ama anladığımız kadarıyla, Roma'dakinin aksine bu Garibaldi Terminali, sadece şehirler arası hatlar için kullanılıyordu. Yolu biraz karmaşıktı ve yol yapım çalışmalarından dolayı iyice işleri karıştırıyordu ama sonunda Pompei'ye giden metroyu bulduk. Ve Pompei'ye doğru yola çıktık.

Sokaklarda, en çok da metrolarda insan profillerini kestirmek mümkün. Daha yoksul, daha varoş oldukları açıkça görülüyor. Kıyafetlerinden tutun da makyajlarına kadar her türlü anlamak mümkün. :) Ama çok sıcakkanlılar. Bizde de olur ya başkasının şirinesi küçümen çocuklarından makaslar alınır, suratlar abuk sabuk şekillere sokularak şirinlik yapılıp çocuk güldürülür ya, Avrupa'dakilerin aksine, burda da hiçbir sakınca çekince görülmeden yapılabiliyordu. Bir de Roma'nın aksine trafik, hareketlilik, karmaşa, bolca gürültü gibi etkenler eklenince, attan inip eşşeğe binmiş gibi olduk. :)

Neyse, fotoğraf makinemiz çantamızın içinde, koltuğa kurulmuş vaziyette, nihayet vardık. Bilet gişelerinde sıraya girdik. Önümüzde büyük bir turist grubu vardı ama neyseki hızlıca ilerliyordu. Sıra bize gelince, giriş bugün ücretsiz dediler ve cama yapıştırılmış A4 formlu kağıdı gösterdiler. Avrupa Kültür Günü imiş. Aklınızda olsun 27 - 28 Eylül tarihleri Avrupa Kültür Günü olduğundan birçok müze vs. ücretsiz oluyormuş. :) Kişi başı 11€'dan da yırttık mı :) Broşürlerden ve haritalardan da hepimiz birer tane aldık.

Hemen hemen gücümüz yettiğince her yerini gezdik. O kadar büyük bir yer ki... İS 62 yılında depremle sarsılmış ve İS 79'da da Vezüv Yanardağı patlayarak tüm şehri bir anda yoketmiş. Klasik bildiğimiz hikaye diyeceksiniz belki ama ayrıntılarını öğrenip, eserleri gördükçe insan çok etkileniyor. Kent 6m.lik küllerin ve lavların altında kalmış. 16. yüzyılda keşfedilmiş ama 1748 yılına kadar ciddi bir çalışma yapılmamış. Bu tarihten günümüze kadar da devam eden çalışmalar başlatılmış, önemli eserler gün ışığına çıkarılmış. Aslında bu kent, eğlence, zevk-ü sefa yeriymiş. =) Hatta araştırmalar burdaki zenginliğin, debdebenin akıl almaz boyutlara ulaştığını da gösteriyormuş. Patlamanın yaşandığı sırada, afeti gören 30.000 civarında olan Pompei halkı, ne yapacağını şaşırıp paniklemiş. Yer yer kalınlığı 3-4 metreye varan küller, kükürtlü buharlar insanları hareket edemez hale getirmiş. Şarap pazarında toplananlar ise çöküntü sonunda ağırlıkların altında kalıp ölmüşler. İki gün süren korkunç patlamalar, taş, kül yığınlarının sonunda şehir kalınlığı yer yer sekiz metreyi bulan lav yığınının altında kalmış. Tahmini olarak 2000’den fazla insan ölmüş. Felaketin daha dramatik tarafı ölen insanların bulundukları durumlarmış. Bulunan 2000’in üzerindeki iskeletlerin durumlarından çoğunun çirkin işler yaparken (!) [Konuyla ilgili okuduğum kaynaklarda böyle yazılmış çok komiğime gitti. Serra Yılmaz'ın da dediği gibi hayatta sahip olunabilecek yegane bedava mutluluk için böyle tabirler oldukça komik.] evlerinin harabesi altında kaldığı veya kül yığınlarının ağzına burnuna dolarak onu boğduğu anlaşılmış.

1860’ta İtalyan ilim adamı Giuseppe Fiovelli taşlaşan küllerin arasında bir boşluğa tesadüf edince buraya açılan delikten sıvı alçı döktürerek içerdeki boşluğun kalıbını aldırmış. Böylece lavların altında kalmış olanların gerçek durumlarını aksettiren haller tesbit edebilmiş. İlim adamının ölümünden sonra da bu çalışma devam etmiş ve günümüzde Pompei’nin büyük bir kısmı ortaya çıkarılmış. Kendisine teşekkürlerimi sunuyorum, çünkü Pompei'yi dönemindeki gibi hayal edebilmeme olanak sağlayan sokaklarında gezebildim. Dükkanlarına, bahçelerine girebildim. Çok etkileyiciydi. :)

Tabi artık kapanma saati yaklaşıyordu ve biz de gezimizin sonuna gelmiştik ki, bilin bakalım ne oldu? Fotoğraf makinemin şarjı bitti. Sanırım sadece sağı solu değil, annemle Cansu'yu olur olmadık zamanlarda da çekmekten tükettim. :) Artık o kadar da olsun dedik. Bu arada bacağımdaki ağrı yine tutmuş, topallamaya başlamıştım. Canım fena halde yanıyordu. Şu an o dayanılmaz acıyı tam anlamıyla anlatamam. Birisinin dizinizin tam yanına, alt ve üst bacağınızı birbirine bağlayan kasların olduğu yere bıçak sapladığını hayal etmeye çalışın. Merdiven inip çıkamıyorsunuz, ve bacağınızı sabit tutmayı başarırsanız ancak o zaman acı hissetmeyebiliyorsunuz. Çok kötü birşey, düşmanımın başına gelmesin yani. O derece... :) Üstüne, çıkış metronun neresinde kalıyor, acaba o tarafta mı yoksa bu tarafta mı derken insanların geçmediği bi yerde kaldık mı! Hem de sakat bi yol arkadaşıyla (si, o bendeniz). Başka bir çift daha çıktı bizim arkamızdan da onların yardımıyla metroya ulaşıp gerisin geri döndük.

Karınlar zil zurna çalıyor tabi. Bacağımdan dolayı da çok fazla yürüme şansımız yoktu. Otelin tam karşısına denk gelen bir yerde, güzel bir restoranda pizza söyledik. İnanmayacaksınız, Roma'da yediğim pizzanın fiyatına burda üç pizza yedik. Hem de ayıptır söylemesi ançuezlisinden :) Zeytinyağı ve sarımsak parçaları ile de tatlandırılıyor. Bizim kızlar biraz yağlı buldular ama inanılmaz lezzetli ve müthiş ince bir pizzaydı.

Neyse, bize servis eden garsonumuz da biraz yılışıktı ama, yemeklerimizi yiyip hemen odamıza koştuk. Resmen koştuk. Saat daha 9 olmamıştı ama bizim tek düşündüğümüz, güzel odamızdı. :) Zaten Napoli'de geceleri 3 kız dışarıda olmamak daha iyiydi. Ayaklarımızı uzatıp televizyon izledik. Rai1, Rai2, Rai3... Hepsi bu kadar. Birkaç çeşit Rai daha vardı, ama İngilizce yayın yapan bir yer bile yoktu. Rai, bizim TRT gibi devletin kontrolündeki yayın organı. Ülkenin komünizm ile yönetildiği dönemlerden kalma bir sistem. Hala da bu şekilde yayına devam ediyorlar. Biz de önce haberleri izledik. Napoli'deki çöp sorunuydu asıl konu tabi. Sıkıldık, dizi izlemeye başladık. Artık Cansu bile ufak ufak kelimeleri kapmaya başlamıştı. O ne demek, bu ne demek diye soruyordu. Televizyona bakarken öylece uyumuşuz. :) Bebekler gibi...

1 Mayıs 2009 Cuma

Dové Freedom Traveller??? [Freedom Traveler da neresiymiş???]

Freedom Traveler, bizim ilk hostelimiz idi... Açıkçası o zaman bir hostel nasıl olursa daha iyi olur, nasıl olursa daha kötüdür ayırt edemediğimiz için başlarda bize biraz garip gelmişti. Bagajlarımızı koyduğumuz deponun nem kokması kadar yataklarının da pirinçten karyola olması hayli enteresandı. Pırıl pırıl boyalı badanalı olmayan bir binada, orta düzey eşyaları olsa da, Freedom Traveler'ın kalemişli tavanı olan mutfağına bayıldım... Mutfağında kahve makinesi haricinde doğru dürüst birşey olmasa da bu mekanı çok sevdim. Küçük bir mutfaktı ve sabahları 8'e kalırsak, içeride ayakta kalanlar olmasına rağmen kahvaltımı yaparken sık sık tavanı seyretmeye bayılıyordum. Büyük keyifti doğrusu. Bir de tabi sabah kahvesine... Makine kahvesiydi ve inanılmaz lezzetliydi. Burda sıcak suya attığınız 2 kaşık dolusu Amerikan nescafesiyle hiç alakası yok. Kahvekolik birisi olarak, sabah kahvaltısına dahil olduğu için patlayıncaya kadar sabahları kahve içiyordum :) Ewet bildiniz, gerçekten bir kahvekoliğim...

Gezimin geneline bakacak olursak, fena bir yer sayılmazdı. Ama Roma'da kalan diğer arkadaşlarımın çok daha iyi yerlerde ve çok daha uygun fiyatlara kaldıklarını duydum. Hostel arama motorlarında bundan daha iyi fiyat veren pek yer bulamayacaksınız. Bu iş biraz şans işi... :)

Açıklama kısımlarında gerçekten söyledikleri herşey var. Asansörü, açık büfe kahvaltısı. Ama asansörün bu kadar küçük olacağını hiç düşünmemiştik. :) Üstelik kredi kartı geçerli demişlerdi ama gittiğimizde pos makinesinin arızalı olmasından ötürü parayı nakit ve peşin istediler. Bu tip sorunlarla karşılaşmanız da mümkün. Siz, siz olun dikkatli olun... :)

Yine de biz Freedom Traveller'ı sevdik. Üstelik hemen karşısında pizzeria bile vardı ve Termini'ye yakındı. Hostel ekibine burdan teşekkür ediyorum. İlk vardığımızda şaşkın tavuk gibi olduğumdan doğru dürüst ne söylediklerini anlaymamıştım ve acemiliğimizden birçok şeyi de bilmiyorduk. Çok anlayışlı davrandılar ve sorularımızın hepsini yanıtlayıp bizi yönlendirdiler. :)


Grazie a tutti, Freedom Traveller....



Not: Freedom Traveller'ın web adresine ulaşmak için başlığı tıklayın.

P.S. Click on the title to reach the web address of Freedom Traveller.

P.S. Clicca sul titolo per raggiungere il indirizzo web di Freedom Traveller.