Nihayet Napoli'ye vardık. Tren istasyonunu görünce hafif bir şok geçirdim. Beklediğimin aksine moderndi. Roma'nın Termini'si kadar olmasa da, küçük ama modern sayılabilecek bir yerdi. Otelimizi bulabilmek için dışarı çıktık. Bana çok tanıdık bir sahneyi hatırlattı. İstanbul'da metronun son durağı Aksaray'da inersiniz de heryerde seyyar satıcılar, yerlerde çantalar, cüzdanlar, kasetçiler olur... Birebir aynısı... :)) Tabi sorunsuz bir şekilde geçer mi günümüz? Geçmez... Otelin krokisi ile, bendeki harita birbirini tutmuyordu. Haritada gözüken adresin belirttiği caddede bir aşağı, bir yukarı gidip geliyoruz. Yok yok yok... Sırtımızda çantalar ve malum bildiğiniz üzere başımıza sürekli kakılmış uyarılar... Sürekli birbirimizi kolaçan ediyoruz. En sonunda çok tatlı 80'lerinde bir teyze bizi durdurdu. "Nereyi arıyorsunuz? Ben yardımcı olayım..." dedi, adresi gösterdim. Burası aradığınız yer değil, dedi ve geldiğimiz yönü gösterip "adresteki meydan orası" dedi. Çok tatlıydı. Durup başkasına soramıyorduk, yine malum korkular yüzünden. Teyzenin bize kendiliğinden yardım etmesi süper oldu. :)
Neyse tüm meydanı dolanıp otelin, meğerse terminalin hemen yanında olduğunu farkedince epey bozulduk. Ama yapacak birşey yoktu. Birincisi, heryer sidik ve çöp kokuyordu. Bunları zaten daha önceden de biliyorduk ama karşılaşınca durum başka oluyor. İkincisi, metrodan çıkınca büyükce bir meydana çıkılmış olunuyor. Bu meydanda da metro inşaası vardı ve ses, gürültü, hava kirliliği derken insan kendini kaybediyor. Üçüncüsü, Roma'dakine oranla kimse ışıklara çok riyaetmiyor. Kırmızı yansa da geçebiliyorlar. Türkiye'deki gibi diyeceksiniz belki ama kanları gene Avrupa'ya çekmiş bunların, hiç olmazsa yolda birini görünce yavaşlayıp mutlaka duruyorlar. Aracından, motoruna herkes.... Türkiye'de insan gördüklerinde resmen üzerine üzerine sürüyor şoförlerimiz!!! Dikkatinizi çekerim... :)

Ewet, nerde kalmıştım. Hıh, otelimizi bulduk. Hotel Clarean. Tabi buraya sırtında çantalarıyla gelen ilk müşteriler bizleriz heralde. Kapıda hava alan(!) resepsiyonist, kapıya yöneldiğimizi görünce önce şaşırdı, sonra içeri buyur etti. Rezervasyonumuzu söyledik. Bizi Fransız sandı... :) [Bu daha sonraları da başımıza çok geldi. Bizi ya Fransız, ya da İspanyol sanıyorlardı. Sanırım ya Türkçemizde sıkça kullandığımız fransızca kelimelerden ya da fazlasıyla hızlı konuşabilme yeteniğimiz olduğundan.] Neyse pasaportlarımızı verdik. Neyseki odamız hazırmış. İçimiz çok rahatladı. Çünkü çantayla gezmek beni biraz yormuştu. İşlemlerimiz yapılıncaya kadar odamıza çıkıp yerleştik.
Sadece 3 yıldızlı bir oteldi ve hep ülkemizdekilerle karşılaştırma yapıyoruz ama kabul etmeliyim ki, beklentilerimin çok üzerinde bir yerdi. Herşeyden önce, her ne kadar karmaşa dolu olsa da meydana bakıyor ve çok merkezi. Ayrıca asıl şoku odaya çıkınca yaşadık. İnanılmaz büyük bir oda vermişler. Gerçekten evimizdeki salondan daha genişti diyebilirim. Fotoğrafa aldanmayın, dar açıyla çekilmiştir. Ayrıca yere kadar pencereleri olan ve doğal ışık alan, kocaman da tuvaleti vardı. Tüm bunlardan hayli etkilendik. :) Çünkü iyi bir yer diye düşünmüştük ama bu kadarını beklemiyorduk.
Eşyalarımızı birazcık yerleştirdik, akşam geldiğimizde yorgunluktan hiçbirşey yapamayacak olduğumuz için. Duşumuzu alıp giyindik. Roma'dan daha sıcaktı. Resmen yaz aylarıymış gibi incecik t-shirtlerle çıktık dışarı. Bu arada işlemlerimiz tamamlanmış olduğundan pasaportlarımızı geri alıp doğru terminale gittik. İlk gideceğimiz yer Pompei idi. Ama anladığımız kadarıyla, Roma'dakinin aksine bu Garibaldi Terminali, sadece şehirler arası hatlar için kullanılıyordu. Yolu biraz karmaşıktı ve yol yapım çalışmalarından dolayı iyice işleri karıştırıyordu ama sonunda Pompei'ye giden metroyu bulduk. Ve Pompei'ye doğru yola çıktık.
Sokaklarda, en çok da metrolarda insan profillerini kestirmek mümkün. Daha yoksul, daha varoş oldukları açıkça görülüyor. Kıyafetlerinden tutun da makyajlarına kadar her türlü anlamak mümkün. :) Ama çok sıcakkanlılar. Bizde de olur ya başkasının şirinesi küçümen çocuklarından makaslar alınır, suratlar abuk sabuk şekillere sokularak şirinlik yapılıp çocuk güldürülür ya, Avrupa'dakilerin aksine, burda da hiçbir sakınca çekince görülmeden yapılabiliyordu. Bir de Roma'nın aksine trafik, hareketlilik, karmaşa, bolca gürültü gibi etkenler eklenince, attan inip eşşeğe binmiş gibi olduk. :)
Neyse, fotoğraf makinemiz çantamızın içinde, koltuğa kurulmuş vaziyette, nihayet vardık. Bilet gişelerinde sıraya girdik. Önümüzde büyük bir turist grubu vardı ama neyseki hızlıca ilerliyordu. Sıra bize gelince, giriş bugün ücretsiz dediler ve cama yapıştırılmış A4 formlu kağıdı gösterdiler. Avrupa Kültür Günü imiş. Aklınızda olsun 27 - 28 Eylül tarihleri Avrupa Kültür Günü olduğundan birçok müze vs. ücretsiz oluyormuş. :) Kişi başı 11€'dan da yırttık mı :) Broşürlerden ve haritalardan da hepimiz birer tane aldık.
Hemen hemen gücümüz yettiğince her yerini gezdik. O kadar büyük bir yer ki... İS 62 yılında depremle sarsılmış ve İS 79'da da Vezüv Yanardağı patlayarak tüm şehri bir anda yoketmiş. Klasik bildiğimiz hikaye diyeceksiniz belki ama ayrıntılarını öğrenip, eserleri gördükçe insan çok etkileniyor. Kent 6m.lik küllerin ve lavların altında kalmış. 16. yüzyılda keşfedilmiş ama 1748 yılına kadar ciddi bir çalışma yapılmamış. Bu tarihten günümüze kadar da devam eden çalışmalar başlatılmış, önemli eserler gün ışığına çıkarılmış.
1860’ta İtalyan ilim adamı Giuseppe Fiovelli taşlaşan küllerin arasında bir boşluğa tesadüf edince buraya açılan delikten sıvı alçı döktürerek içerdeki boşluğun kalıbını aldırmış. Böylece lavların altında kalmış olanların gerçek durumlarını aksettiren haller tesbit edebilmiş. İlim adamının ölümünden sonra da bu çalışma devam etmiş ve günümüzde Pompei’nin büyük bir kısmı ortaya çıkarılmış. Kendisine teşekkürlerimi sunuyorum, çünkü Pompei'yi dönemindeki gibi hayal edebilmeme olanak sağlayan sokaklarında gezebildim. Dükkanlarına, bahçelerine girebildim. Çok etkileyiciydi. :)
Tabi artık kapanma saati yaklaşıyordu ve biz de gezimizin sonuna gelmiştik ki, bilin bakalım ne oldu? Fotoğraf makinemin şarjı bitti. Sanırım sadece sağı solu değil, annemle Cansu'yu olur olmadık zamanlarda da çekmekten tükettim. :) Artık o kadar da olsun dedik. Bu arada bacağımdaki ağrı yine tutmuş, topallamaya başlamıştım. Canım fena halde yanıyordu. Şu an o dayanılmaz acıyı tam anlamıyla anlatamam. Birisinin dizinizin tam yanına, alt ve üst bacağınızı birbirine bağlayan kasların olduğu yere bıçak sapladığını hayal etmeye çalışın. Merdiven inip çıkamıyorsunuz, ve bacağınızı sabit tutmayı başarırsanız ancak o zaman acı hissetmeyebiliyorsunuz. Çok kötü birşey, düşmanımın başına gelmesin yani. O derece... :) Üstüne, çıkış metronun neresinde kalıyor, acaba o tarafta mı yoksa bu tarafta mı derken insanların geçmediği bi yerde kaldık mı! Hem de sakat bi yol arkadaşıyla (si, o bendeniz). Başka bir çift daha çıktı bizim arkamızdan da onların yardımıyla metroya ulaşıp gerisin geri döndük.
Karınlar zil zurna çalıyor tabi. Bacağımdan dolayı da çok fazla yürüme şansımız yoktu. Otelin tam karşısına denk gelen bir yerde, güzel bir restoranda pizza söyledik. İnanmayacaksınız, Roma'da yediğim pizzanın fiyatına burda üç pizza yedik. Hem de ayıptır söylemesi ançuezlisinden :) Zeytinyağı ve sarımsak parçaları ile de tatlandırılıyor. Bizim kızlar biraz yağlı buldular ama inanılmaz lezzetli ve müthiş ince bir pizzaydı. Neyse, bize servis eden garsonumuz da biraz yılışıktı ama, yemeklerimizi yiyip hemen odamıza koştuk. Resmen koştuk. Saat daha 9 olmamıştı ama bizim tek düşündüğümüz, güzel odamızdı. :) Zaten Napoli'de geceleri 3 kız dışarıda olmamak daha iyiydi. Ayaklarımızı uzatıp televizyon izledik. Rai1, Rai2, Rai3... Hepsi bu kadar. Birkaç çeşit Rai daha vardı, ama İngilizce yayın yapan bir yer bile yoktu. Rai, bizim TRT gibi devletin kontrolündeki yayın organı. Ülkenin komünizm ile yönetildiği dönemlerden kalma bir sistem. Hala da bu şekilde yayına devam ediyorlar. Biz de önce haberleri izledik. Napoli'deki çöp sorunuydu asıl konu tabi. Sıkıldık, dizi izlemeye başladık. Artık Cansu bile ufak ufak kelimeleri kapmaya başlamıştı. O ne demek, bu ne demek diye soruyordu. Televizyona bakarken öylece uyumuşuz. :) Bebekler gibi...
