20 Aralık 2008 Cumartesi

La città del Vaticano [26/09/08]

Sabah çok erken kalktık. İçerisi buz gibiydi ve bütün gece bacaklarım donmuştu. Bu böyle 18 gün nasıl devam edecek diye düşünmeye başlamıştım ki annem de söylenmeye başladı: "Nasıl bir yer burası, bu soğukta battaniye nasıl vermezler, aşağı inip isteyelim". İncecik yazlık çarşaf gibi nevresimlerle örtünmüştük gece boyu ve içerisi gerçekten çok soğuktu. Zaten eski bir bina, doğalgaz olmasını beklemiyorduk ama gerçekten kalın birşeyler koyulabilirdi dolaplara. Neyse annem klimayı biraz kurcaladı ve sıcak moduna ayarladı. Ama bu sefer de bir türlü sıcak hava vermiyordu klima. İçerisi iyice soğumasın diye tümden kapattık. Niyeyse her türlü soğuk havayı düşünmüş ama geceleri odanın soğuk olacağını aklıma getirmediğim için incecik yazlık eşofman almıştım yanıma.

Giyinip, süslenip aşağı indik. "Buon giorno =))" deyip kahvaltı salonuna geçtik ve kurvasanlardan, paketli kızarmış ekmek ve reçellerden aldık. Mis gibi de americano koyduk bardaklarımıza... Söylemişmiydim daha önce ama Roma'da oldukça favori bir hostelde kaldık: "Freedom Traveller" En azından öyle olduğu söyleniliyor. buranın özelliği mutfağın herkese açık ve gece 10'a kadar kullanılabiliyor olması. Tabi bu kendi bardağını ve tabağını kendin yıkayacaksın demek. Kahvaltımızı sıkı ettik, dışarıda yiyecek yer bulmakla çok vakit kaybetmemek için.

Gezimiz, Vatikan'dan başlayıp güneye Colosseum'a doğru devam edecek, sonra da nehrin karşısından kuzeye çıkıp doğuya pansiyonumuza doğru geri dönecektik. [Fotoğrafını ekledim ama hiç de anlaşılabilir değil sanırım...]


İlk ziyaret noktamız, La città del Vaticano. Hızlı adımlarla metroya yürüdük ve sabah işe gidenlerle birlikte düştük yola. Metro Vatikan'ın çok yakınına kadar gidiyor. Aslında Paris ile karşılaştırıldığında bir fransız metro sistemini burada bulamıyorsunuz. Çünkü Roma'da 3 metro hattı var ve çok da fazla durak olduğu söylenemez... Bu arada gitmeden evvel aldığım kitap bana çok yardımcı oldu. [Daha sonra hangi kitap olduğunu da yazarım.] Buradan birkaç bilgiyi sizlerle paylaşıcam.

Vatikan, İtalya'nın yarımadadaki toprakları içinde sıkışmış enklav (bir başka ülkeyle tümüyle kuşatılmış) ama bağımsız bir Avrupa ülkesiymiş. Burayı biraz daha açıklamak ve İtalya ile ilgili küçük bir dipnot vermek istiyorum: İtalya Cumhuriyeti sınırları içerisinde La città del Vaticano haricinde; San Marino adında başka bir enklav ve bağımsız bir Avrupa ülkesi daha mevcut imiş. Ayrıca doğrulundan emin olmamakla birlikte, aldığım bir duyuma[aslında duyum bile denemez dedikodu gibi bişi =))] göre; Birinci Dünya Savaşı sırasında İtalya savaşa girince San Marino da savaşa katılmış. Savaş sonucunda tüm ülkeler bir araya gelip aralarında barış antlaşmaları imzalamışlar ve ateşkes sağlanmış. Ama San Marino bu sırada unutulduğundan, Türkiye ile karşılıklı ateşkes antlaşması o dönemde imzalanamamış. Sonuç olarak iki ülke arasında fiili olarak bir sorun olmasa da hala savaş halinde gözüküyormuşuz. İlk duyduğumda bana oldukça enteresan gelmişti ama; hadi ama İtalyanlar ve Türklerden bahsediyoruz... Doğruluk payı yüksek olabilir... =))) Bir başka dipnot da Campione d'Italia bölgesi günümüzde İsviçre sınırları içinde kalmış İtalya Cumhuriyeti'nin bir eksklavıymış (ana topraktan ayrı mülkiyet). Oldukça üzücü bir durum olmalı...

Tekrar Vatikan'a dönecek olursak, yaklaşık 500 kişinin yaşadığı, çalışanların ve din adamlarının ikemetgahlarının dışında; postanesi, bankaları, parası, hukuk sistemi, radyo istasyonu, dükkanları ve L'osservatore Romano adında bir gazetesi olan ve Papa tarafından yönetilen bir ülkeymiş. Radyo istasyonu 9 yy.'dan kalma Leonine duvarının bir parçası olan kuleden tüm dünyaya 20 dilde yayın yapıyormuş... Ayrıca Vatikan topraklarının 1/3'ünü oluşturan Vatikan Bahçeleri'ne rehberli turlar eşliğinde girilebiliyormuş. O yüzden olsa gerek, dışardaki bir kapıdan elindeki kağıtları gösteren giriyordu... =)) Ama Piazza San Pietro, Basilica di San Pietro ve Vatikan Müzeleri tüm ziyaretçilere açık.

İçerisi oldukça kalabalıktı. Dünyanın her yerinden binlerce turist vardı. Kilise girişinde de epey bir sıra vardı ama çabuk ilerliyordu, kaynak yapmaya gerek kalmadı. Eylül sonu özellikle turist sayısı yaz aylarıyla karşılaştırıldığında oldukça az olmalı. Ona rağmen kalabalıktı ama kendi gezimizin keyfini sürebiliyorduk rahat rahat...

San Pietro, Katoliklerin en kutsal tapınağı olup dünyanın her yerinden gelen Hristiyan hacıları ve milyonlarca turisti her yıl kendine çeken bir kiliseymiş. Aziz Petrus [Cahilliğimi bağışlayın; Hristiyanlar için önemli bir kimse olsa gerek, çünkü sürekli kaynaklarda ismi geçiyor ama malesef kim olduğunu bilmiyorum...] İS 64'te Neron Arenası'nda çarmıha gerildiği alanın yakınında bir mezarlığa gömülmüş. Constantinus, İS 324'de mezarın üzerine bir bazilika yaptırmış. Eski kilise 15. yüzyılda yeniden inşa edilmiş ve yapı 16. ile 17. yüzyıllarda çeşitli mimarlarca geliştirilmiş. Yeni kilise 1626 yılında kutsanarak hizmete açılmış. Carlo Moderno tarafından tasarlanan önce cephe o kadar büyük ve heybetliydi ki tüm algıları yok edebiliyor. İncil'den sahnelerle bezeli bronz Filarete kapıları eski bazilikadan alınmış. Kutsal kapılar yalnızca kutsal yıllarda kullanılırmış. Girişin iki yanına yine Carlo Moderno tarafından birer atrium tasarlanmış. Papa, tam ortada yer alan kütüphanenin penceresinden meydanda toplananları selamlıyormuş.


Katedralde, bazıları 4. yüzyıl tarihli bazilikadan kurtarılmış, diğerleri Rönesans ve Barok sanatçılara yaptırılmış çok sayıda sanat eseri yer alıyormuş. Ana yapı Michelangelo'nun tasarımı kubbenin altında; Bernini'nin eserleri olan altar, dört azizin taşıdığı ve bir zamanlar Aziz Petrus'un ilk vaazını verdiği koltuğa ait olduğu sanılan parçalardan yapılmış bir koltuk ile apsisteki büyük kürsü çok çarpıcıydı.
Girişte hemen sağda Katoliklerin klasik tasvirlerinden Michelengelo'nun Pietà'sı yer alıyordu. 1972'deki saldırıdan beri camla korunmaktaymış. İnanması güç ama büyük üstat 1499'da sadece 25 yaşındayken böylesine bir sanat harikası ortaya çıkarmış. İçerilere doğru ilerledikçe, muhteşem altar, Aziz Petrus'un ayağı ve muhteşem kubbe ortaya çıktı. İtalyanların Baldacchino olarak adlandırdıkları muhteşem altar Bernini'nin eseriymiş. Abartılı Barok altar tepelik Aziz Petrus'un mezarının tam üzerinde yer alıyordu. Mezarı dururken gelen hacıların, niçin Aziz Petrus'un heykelinin önünde toplaştıkları ve sırayla ayağı elledikleri benim için bir muamma... Öyle ki artık 13. yüzyıla ait sanat eserinin ayağı incelmiş ama pırıl pırıl olmuş. =)) Tabi ibadet yerlerini daha iyi anlayabilmek için mutlaka inanlarının ağzından dinlemek gerekir diye düşünüyorum. Yoksa felsefesini çözebilmek bazen çok güç olabiliyor.
Her Papa, kendisi için bir bölüm, eklenti veya değişiklik yaptırmış. Ama içlerinde en çok Bernini'nin Papa VII Alexander için yaptığı anıt beni etkiledi. 1678'de tamamlanan eser, ünlü üstatın San Pietro'daki son çalışmasıymış. Gerçek, adalet, Yardımseverlik ve Basiret'in alegorik figürleri arasında, Papa Chigi de yer alır. Sanatçı malzemeyi, öyle güzel kullanmıştır ki, adeta bir kumaş gibi algılanır. O kadar etkilenmiştim ki ilk gördüğümde, şaşkınlığımı gizleyemedim... Ağzım bir karış açık kaldı.. Bu konuda şaka yapmıyorum, dakikalarca ağzım açık gezmişim; dışarı çıkarken farkettim... =)))

Neyse efendim, Basilica San Pietro inanılmaz güzeldi. Malesef otomotik modda çekim yaparken flaş patlattığı için fotoğraflarım rezalet çıkmış. Ama sınır tanımadığım için sizlere birkaç fotoğraf internetten bulup koyuyorum... Kilisenin içi genel olarak çok etkileyici, bana biraz da Cevahir alışveriş merkezini anımsattı. Ne alaka dediğinizi duyuyorum ama, şöle açıklayabilirim: zaman içinde birçok mimarın eli değdiğinden ve her papa ev sahibesi gibi mutlaka yeni bir mimari çalışma yaptırdığından içerisi çok karmaşık bir hal almış. Çok sayıda apsisi olduğu için içeride sürekli yeni bir mekan keşfediyorsunuz... Cevahirde de aynı o şekilde oluyor, ana aks haricide arka taraflarda çok sayıda dükkan bulunduğu için hiçbir zaman tam anlamıyla mekanı gezdiğinize kanaat getirip tatmin olamıyorsunuz. =))))

Basilica'dan çıkınca meydanda fotoğraflar çektik. Çok enterasan bir durum açıkcası. Çünkü meydandan birkaç adım atıp kaldırımı geçince Italya Cumhuriyeti'nde, aksi yönde yürüdüğünüzde ise Vatican topraklarında oluyorsunuz. =))) Piazza di San Pietro, Bernini tarafından 1656 - 67 yılları arasında düzenlenmiş ve meydan Via della Conciliazione ile Roma'ya yani İtalya'ya bağlanıyor. Neyse, meydandan çıkınca Vatikan'ın müzesine gidelim dedik ancak ne mümkün. Her yerde ilginç renk ve modelde formalı askerler... Özel izin ile giriliyormuş.

Başka ne olabilirdi ki zaten. Cansu hemen Sistine Şapeli'ni önerdi. Adem'in Yaratılışı tablosu favorilerimizdendir. Mutlaka görmeliyiz dedik. Ama Sistine Şapeli ile Raffaello Odaları zaten Vatikan Müzeleri içinde yer alıyormuş. Giriş 16€ idi. Aslında girip görülebilirdi, ama zamanımız çok ama çok kısıtlıydı. Saat 10u geçiyordu ve biz geziye yeni başlıyorduk. O an farkettik ki, Roma'ya en az 1-2 gün daha ayırmak gerekiyormuş. Özellikle önemli müzeleri ya da mekanları görmeden geçiyor olmak, içime oturdu. İstanbul'u; Dolmabahçe, Yıldız, Topkapı Saraylarının içini görmeden gezmeye benziyor. Günlük bilet almıştık ama ikinci durağımız çok yakın olduğu için yürümeyi tercih ettik. Tempomuzu arttırıp Castel Sant'Angelo'nun önüne geldik.

Arkası yarın =))

3 Aralık 2008 Çarşamba

Roma Roma Roma.... [25/09/08]

Sırt çantalarımızı sırtımıza taktık, kemerlerimizi de bağladık ve terminalin dışına doğru emin adımlarla yürüdük... Aklımda hayalimde ne vardıysa uçtu gitti.... Bambaşka bir kent görüceğime emindim her ne kadar hayalini kurmuş olsam da...

Elimizde amcamlardan kalan bir harita ve hostelin krokisi ile terminalin önünde durduk ve yolumuzu tayin etmeye çalıştık... Ben hostelin yönünü göstermeye çalışıyorum, annem tam aksi yönü gösteriyor... Neyse ben galip geldim ve bu yönden gidicez dedim. Sonra Cansu baktı ve doğru yönde olduğumuzu teyit etti. Zaten hostelimiz de çok yakındı. Kafam o kadar karışıktı ki, o kadar yorgundum ki içimden sürekli THY uçağına söyleniyordum. Gerçekten beni mahfetmişti. Mimar arkadaşlar çok iyi anlayacaklardır. Öyle bir yorgunluktu ki 2 hafta hiç uyumadan, uyumamayı bırakın durmadan çizim yapsanız böyle bir yorgunluk ancak hissedersiniz... İşte öyle bir durumdaydım...

Sokağımızı hemen bulduk. Ardından da hosteli. İçeri girdik ve "Buon giorno" dedik. Günaydın... Annem hemen "rezervasyon" dedi Cansu onu çekiştirirken, "Dur bi, bırak Gülçin konuşsun!!" =))) iki adam vardı resepsiyonda, mutfak ve yemek salonu birleşik ve hemen yan taraftaydı. Soyadlarımızı sordular, söyledik. Evet, burda dedi. Pasaportlar lütfen... Ardından da başlangıçta ödeme alıyoruz ama malesef kredi kartı makinemiz bozuk. Nakit lütfen, diye eklediler. Tüm bunları o kadar hızlı bir italyanca ile söylüyorlardı ki, anlıyordum ama bir yandan annemlere çeviri yap, bir yandan adamlara soru sor... Kafamda kırmızı bir alarm yanıp yanıp sönüyordu. Dinlenmen gerek, yoksa shut down olacaksın gibisinden. 340€ cart diye ödedik. Sanki çok paramız varmış gibi. Tabi bize inanılmaz koydu daha şimdiden bu kadar yüklü ödeme... Çünkü topu topu üç kişi 2900€ gibi bi parayla gitmiştik. Neyse 5€ da anahtar için deposito verdik. Güncel haritalardan bir tane daha aldık. Çantamdan da gezi rehberimi ve tabii ki fotoğraf makinesini yanıma aldım. Bahçedeki nemli bir depo gibi bir yere bagajlarımızı da bıraktıktan sonra kendimizi dışarı attık. Öğleden sonra 2'ye kadar odamız ancak hazır olacağından o saate kadar yakın çevreyi bir gezelim dedik.

Arka taraflardan geze geze, sonrada adının Cumhuriyet Meydanı olduğunu öğrenceğimiz Piazza della Repubblica üzerinde bir café bulduk ve hemen oturduk. Ne yapacağız, nereye doğru gideceğiz diye düşünürken bir kahve içelim dedik. Çok kibar yaşlıca bir bey geldi ve cappuccini söyledik. Meydan o kadar güzeldi ki kulaklarımda Luciano Pavarotti'nin O Sole Mio'su çalıyordu. Saat 1'i geçiyordu. Kahvelerimizi bitirdik ve etrafı geze geze ancak döneriz diye düşünüp dönüş yoluna geçtik. Her yeri fotoğraflıyordum. Tam hostelin önüne gelmiştik ki karnımın gurultusu müziğimi yarıda kesti. Ne yesek diye düşünüp dururken kapının tam karşısındaki taglia pizza dükkanı dikkatimi çekti. Hemen dükkanın önüne geçip fiyatlarına baktım. Sonra da ne olursa olsun burası diğer yerlerden daha ucuzdur deyip gördüklerimizin içinde neler olduğunu sormaya giriştim. Kızlar bana cevap yetiştirmekten yoruldular ve biz düşününceye kadar diğer müşterilerin siparişlerini verip sepetlediler. Sonra da enfes supli'lerden tattık. Yanına fiori di zucca ve patata di fritta yedik. Hepsi çok lezzetliydi. Ama sanırım söylememe gerek yok. Hepsi ama hepsi aşırı kalorili... Böyle yemeye devam edersek İstanbul'a yarım dünya döneriz diye düşünüyordum...

Saat tam da 2 olmuştu. Anahtarımızı aldık, resepsiyondaki adamlardan biri de bizi yukarı çıkardı. Apartman eski bir binaydı. Çok ama çok güzeldi. Beyoğlu veya Nişantaşı'ndaki eski binalardandı. Merdiven kovasının tam ortasında eski bir asansörü de vardı. Çok küçüktü ama bagajları taşıyabilmek için mecburen üç kız içeri tıkıştık, kapı zar zor kapandı. 2. katta merdivenlerden yukarı çıkan adam bizi karşıladı. Dairenin kapısını açtı, ardından da odamızın... Kuralları ve anahtarları bize söyledikten sonra gitti. Biz de yerleştik. İçerisi oldukça büyüktü ve banyomuz vardı. Herkes için tekli bir dolap da mevcuttu. Soyunup dökündük. Eşyalardan ihtiyaç duyacağımız kadarını yerleştirdik. Sonra da giyinip makyaj yapıp kendimizi yine dışarı attık. Saat 15.30'u geçiyordu. Termini önündeki duraktan İstanbul'da özellikle okulun önünden ve Taksim'den sıkça geçen turistik otobüslere bindik. Kişi başı 16'dan 48€ da oraya verdikten sonra otobüse geçip yerleştik. Otobüs hareket etti. Elimizde geçeceğimiz güzergahlar gözüküyordu. Hangi caddeler nereye bağlanıyor, neye benziyor, mesafeler ne kadar, nerenin görülmesi daha önemli diye ayırt edebilmek açısından çok iyi oldu. Farkettik ki şimdiye kadar hep turla gittiğimiz için bizi aslında şöyle bir kenti gezdirip ondan sonra bir merkeze bırakıyorlardı ve bize sadece o çevreyi gezip otelimize dönmesi kalıyordu. Ama bu sefer tamamen kendi başımıza olmak biraz korkutucuydu. Belki de Termini'ye gelinceye kadar yaşadığımız ufak tefek aksilikler de bundan kaynaklanıyordu.

Tabii ki yine sonradan farkettik ki, bu otobüs biletlerimiz günlük geçerliymiş. Biz aksine tek seferlik sanmıştık. Turistler, güzergah üzerindeki istedikleri durakta inip, istedikleri durakta tekrar binebiliyormuş. =)) Biz akşamüstü bindiğimiz için hem çok fazla gezmeye şansımız olmadı hem de bunu bilmiyorduk. Neyse ki ilk seferinde bu tür şeyleri öğreniyor olmamız, gezinin ilerleyen zamanlarında bize yardımcı olacak diye düşündük. Herşeyden önce üzerimizden acemiliğimizi atmak adına iyi oldu.

Annem, Vatikan'ı da geçtikten sonra "bir yerde inip gezelim ki, tekrar bindiğimiz yere döneceğiz yoksa" dedi. Barberini'de inip gerisin geri yürüdük ve geçtiğimiz yerleri daha iyi gördük. Via Sistina'dan Trinità dei Monti'nin önüne çıktık. Burası İspanyol Merdivenlerinin üst kısmı oluyor. 16. yüzyıla ait ve Roma'nın en güzel manzarasına hakim bir kiliseymiş. İspanyol Merdivenleri, 1720'lerde Trinità dei Monti ile Piazza di Spagna'yı birleştirmek amacıyla yapılmış. Fransızlar, tepeye XIV. Louis'in bir heykelini yerleştirmek istediklerinde papa buna karşı çıkmış; ancak yine 1720'lerde İtalyan Mimar Francesco de Sanctis, her iki tarafı da memnun eden Rokoko tasarımını yapmıştır. Düşük su basıncından dolayı merdivenlerin dibindeki kaldırıma indirilen Fontana Barcaccia'nın tasarımı, Bernini'nin babası Pietro'ya aitmiş. Piazza di Spagna çok eskiden beri çok sayıda ziyaretçilerin uğrak yeri olmuş, hatta meydan 18. ve 19. yüzyıllarda şehrin oteller bölgesinin ortasında kalıyormuş. Neyse burada bolca fotoğraf çektik. Merdivenlerden aşağı inip sola döndük ve Piazza Mignanelli'ye doğru yürüdük. Meydanın ortasında yer alan Colonna dell'Immacolata, Papa IX. Pius'un Meryem Ana'nın günahsız öğretisini anmak amacıyla 1857 yılında dikilmiş.

Sağa sola bakarken nasıl olduysa kendimizi Fontana di Trevi'nin önünde bulduk. Nicola Salvi'ye ait olan bu çeşme, Roma'nın en büyük ve en ünlü çeşmesi. 1762 yılında tamamlanmış. Bu alan bir zamanlar Aqua Virgo su kemerinin başlangıç noktasıymış. Kemer Agustus'un sağ kolu ve damadı Agrippa tarafından İÖ 19 yılında, suyu Roma'nın yeni hamamlarına götürebilmek amacıyla inşa edilmiş. Çeşmeye adını veren ve rölyeflerden birinde de yer alan Trivia adlı genç kızın, zamanında susamış Romalı askerlere şehrin 22 km. ötesinde yer alan kaynağı ilk onun söylediği rivayet ediliyormuş.

Kendi şahsi fikrim ise heykelcilik adına, gelmiş geçmiş, şimdiye kadar görebildiğim en büyük sanat eseriydi. O kadar görkemliydi ki. Eminim ki geceleri aydınlatmasıyla da çok romantik idi. Ama bir o kadar da kalabalıktı. Anlaşılan tüm turlar o saat civarını hep İspanyol merdivenleri ve Fontana di Trevi çevresinde gezdirerek değerlendiriyorlardı. İnsan yığınının arasından sıvışıp çeşmenin kenarına kadar gittim. Annem sağa sola lazım olur diye resmen 1€ koklatmadı. Ben de bulabildiğim 2 cent'i sol omzumun üzerinden arkamdaki çeşmeye fırlattım. Bir gün tekrar buralara gelebilmek istiyorum. Hem de çokkkkk....

Kalabalıktan çok sıkıldık ve çeşmenin karşındaki küçük yoldan Quirinale'nin önündeki merdivenlere çıktık. Yazın kimbilir burası nasıl oluyordur. Burada oturup biraz dinlendik. Yol üzerinde, marketten aldığımız küçük kurvasanları mideye indirdik. Güneş batıyordu ve akşam olmak üzereydi. Üstelik çok da yorulduk. Ertesi günü, sabahın erken saaatlerinde Vatikan'ı ziyaret ederek değerlendirmeye karar verdik. Çok da yorgun olduğumuz için artık hostele geri dönme vaktiydi. Meydanı o kadar güzel aydınlatmışlardı ki, fotoğraf çeke çeke, Via Nazionale'ye çıkıp ordan da Termini'ye gittik. Napoli'ye gitmeden önce biletlerin nasıl alındığını, ne yapılması gerektiğini bilmediğimiz için bir bakalım dedik. En kolayı Biglietto Veloce'lerden almaktı. Bineceğiniz ve ineceğiniz istasyonları belirleyip kredi kartı veya nakit olarak hızlıca biletlerinizi almak mümkün... Tabi eğer anlamakta güçlük çekiyorsanız, camekanlı biletçilerde sıraya girip de almak mümkün...

Artık pilimiz bitmek üzereydi. Saat daha 9 yoktu ama çok yorgunduk. Yorucu bir gün bizi bekliyordu. Hemen hostele döndük. Güzergahımızı önceden belirleyip gerekli notları aldım. Kitabımda bakacağım sayfaları işaretledim. Sonra da hemen uyuduk.

Roma garip biçimde evimdeymişim gibi hissettirdi. Yaşadığımız aksiliklere rağmen burayı çok sevdim. Her tarafı paha biçilmez eserlerle dolu bir kent... Roma İmparatorluğu'nun başkentindeydim. Muhteşem bir kentteydim. Ve garip bir ironidir ki, Roma İmparatorluğu'nun diğer başkentinden gelmiştim. Roma ve İstanbul her nasılsa birbirinden çok farklıydı ama bir o kadar da çok benziyordu. Bu düşüncelerle uykuya daldım.... Bakalım yarın nasıl bir gün olacak....

28 Kasım 2008 Cuma

Tutte le strade portano a Roma... [25/09/08]

Meşhur bir deyiştir: "Tutte le strade portano a Roma". Derler ki; "Her yol Roma'ya çıkar"... Gerçekten de Romalılar fethettikleri yerlere ilk yol yaparak el atmışlardır. Ve bu yollar, Roma'dan itibaren yapılmaya başlandıkları için ülkenin neresinde olursanız olun, yolunuz mutlaka Roma'ya çıkacaktır; tabi günümüzde Roma tabelalarını takip etmeniz koşuluyla =))

Sabahın erken saatlerinde yollara düştük. Hava daha tam aydınlanmamıştı ve sadece birkaç saat uyuyabilmiştim. Babamla havaalanı kapısında alelacele vedalaştık ve doğruca içeri geçtik. Uzun bir kontrol süreci bizi bekliyordu. İlk kontrollerden geçildi ve check in kuyruğu bulundu. Sıra epey uzundu çünkü THY Yollarının epey uçuşu oluyor. Pasaport kontrolden de geçince kapıya doğru yollandık. Çünkü çok az zaman kalmıştı. Aşağıya inince şok oldum. Hiç bu kadar kalabalık görmemiştim. İnsan yığının haricinde herkesin ellerinde _ ki eminim ki 3 katını da bagaja vermişlerdir _ bir dolu poşet ve irili ufaklı çantalar... Bir ara uçağı kaçırıcağız diye de korkmadım değil. Güç bela bir sürü kontrolü daha aştık ve kapının önündeki bekleme salonunda resmen çöktük.

Eski bir Boeing tipi uçak idi. Pilotumuz, gerekli bilgileri verip "Kalkışta bir numarayız!" diye reklam yaptıktan sonra havalandık. Uçak çok sarsıcıydı. Kalkıştan sonra geçer diye düşünmüştüm ama inanılmaz gürültü ve sarsıntı geçmek bilmedi yol boyu. Bu uçaklarda niye mp3 çalar veya ipod türevi müzik çalarlara izin verilmiyor, anlayamıyorum. Ben de hiç olmazsa gidinceye kadar bildiğim italyanca kelimeleri veya kalıpları tekrarlarım dedim. Ama panorama [manzara] o kadar güzeldi ki nutkum tutuldu. =))) Bi yandan kahvaltı ettik ve kahvelerimizi yudumladık, bir yandan da manzarayı izledik. Tabi annem sabaha kadar uyumadığı için yol boyunca uyukladı.

[Alışkanlık mıdır nedir, biz yola çıkmadan önce mutlaka evde ne kadar toplanması gereken şey varsa toplar, bulaşıkları yıkar kaldırır, çamaşırların tümünü yıkar kurutur ütüler yerleştirir, etrafın tozunu alıp silip süpürür; öyle yola çıkarız. O zaman da dayak yemiş gibi oluyor insan, kabul, ama tüm bu koşturmaca döndüğümüzde evimizi toplu bulabilmek için. Tabi babam evde olacağından bu ümitlerimiz sadece temenni olarak kalıyor.]

Neyse, o 3 saat geçmek bilmedi. Yol boyunca digital ekrandan nerede olduğumuzu kontrol ediyordum. Ve nihayet indik. İlk iş, tuvalete koşmak oldu. Tabi her yerde bilmediğim tonlarca İtalyanca kelime, ifade var... Tamam fena bilmiyoruz dedik de bir saniye, herşeyi bilmem mümkün değil. Açıkçası jetlag gibi bi kriz geçiriyor olmalıydım. Çünkü o sarsıntı beynimi bulandırmış, ayakta sersem gibi duruyor ve etrafa tuhaf tuhaf bakıyordum. Ne demişler sürüden ayrılanı kurt kapar [olsa olsa en kötü ihtimalle İtalyan mafyası]... Biz de tatile gelmiş bir Türk grubunu takip etmeye başladık. Bagajlarımızı aldık ve yine takip ederek çıkışı bulduk. Pasaport Kontrol... Sıraya girdik. Cansuyla bana aynı anda sıra geldi ve yan yana iki kabinde yakışıklı İtalyanlar... =))) Cansu'nunki gayet hoş bi polis idi... Zaten Cansu'ya gülümseyip fotoğrafını çok beğendiğini söylemesi, bence poster yaptırmalısın deyip yanındaki diğer polise göstermesinden, İtalyan erkekleriyle ilgili ilk izlenimlerimizi edindik.

Kontrolden hemencecik geçtik, arkamızdan da annem geldi sırtında çantasıyla; çok tatlı gözüküyordu... Sıra gelmişti metroyu bulmaya. Bir iki defa sordum, tarif ettiler ama bulmakta zorlanıyorduk ki koskoca tabelaları farkettik. Metroya girdik. Biletçiden 3 adet bilet aldık ve baktık ki bizim gideceğimiz yöne giden tren birazdan kalkacak. Hızlı hızlı bir vagona bindik. İki genç bayan oturmuş sohbet ediyorlardı. Çantalarımızı yerleştirdik. Ve koltuklara kurulduk. Annemden biletleri aldım ve sağına soluna bakmaya başladım. Arka yüzünde koskocaman bir ok ve üzerinde "convalida..." ile başlayan bir cümle. Acaba onaylatmamız mı gerekiyor diye düşünüyordum, içimden de lütfen birşey olmasın diyordum; karşımızdaki hanıma derdimi anlatmaya çabalarken biletime baktı ve onaylatmanız gerekiyordu dercesine vücut dilini konuşturdu. Nerden diye sorunca, bana istasyonun başını işaret etti, "Acele edin, tren kalkmak üzere..." Nasıl alelacele çantaları sırtımıza atmızla kapıya koştuk. Cansu aşağı atladı ve kapılar kapandı!!! Açma tuşuna basıyorduk ama bir türlü açılmıyordu... Annem birden panikledi ve kapıyı yumruklayıp bağırmaya başladı. Çünkü Cansu'nun üzerinde cep telefonu ve pasaportu haricinde hiçbirşeyi yoktu. Evet bu büyük hataydı belki; bunu uçakta halletmemiz gerekiyordu ama böyle bir aksiliği düşünemezdik. Yan vagonun kapısı açılınca Cansu'ya binmesini işaret ettik. Ceza yesek bile birbirimizi kaybetmeyelim diye... Tam Cansu binecekken baktık başkaları da biniyor, o arada kendimizi dışarı attık...

Nasıl bir stresti anlatamam. Elim ayağım tutmuyordu. Kapının bloke olmasının haricinde yorgunluktan da bu kadar paniklemiştik belki de. Peron başındaki sarı kutular dikkatimi çekti. Herkes biletini onaylatıp öyle geçiyordu. Sonunda öğrenmiş olduk. =)) Bir banka yığıldık. Şekerli içecek birşeyler aldım. Cebimize 50-100 € gibi bişiler sıkıştırdık ve sakinleşmek için beklemeye başladık. Bize iyi bir ders oldu. Diğer trenle de gidebilirdik, niye acele etmiştik ki? Neyse diğer tren gelmek üzereydi. Biletlerimiz de onaylanmıştı. Başka bir biletçi daha farkettim. Bu sefer de acaba aldığımız biletler farklı mı, daha ucuz-pahalı mı soruları kafamı yemeye başlamıştı. Sıranın kenarından sordum;

"Posso una domanda? [Bir şey sorabilir miyim]"

"Si, ma cinque euro =))) [Tabi, ama beş avro]"
{Arada gülüşmeler....}

"C'é differenza tra il tuo e il mio biglietti? [Benim biletim ile sizinki arasında herhangi bir fark var mı?]"

"No [Hayır]" Tabii ki yoktu sadece 2-3 adet biletçi koymuşlar sıra uzamasın diye.


Trenimiz geldi, boş koltuklar bulduk ve iyice kurulduk. Çantamdan çıkardım benim biricik çocuğumu ve bastım denklanşöre. Tabi Canon'umu yeni aldığım için kullanma kılavuzuna bakmaya bile fırsatım olmadı. Otomatik ayarda çektim birkaç tane. Ayarlarını çözünceye kadar böyle idare edeceğiz.



Aradan yarım saate yakın bir zaman geçti ve rayların arasında bir tabela gözüktü nihayet: "Roma Termini"

Siamo arrivati!!!! [Geldik]

20 Kasım 2008 Perşembe

Geziye Hazırlık.....

Eğer sizde bizim gibi yıllardır düşleyip, bloglardan deneyimli insanların yorumlarını takip edip muhteşem bir gezi düşlüyorsanız; mutlaka paranızı biriktirin ve doğru yola çıkın... Dönerken bile ayaklarınız geri geri gidecek, en karmaşık şehirde bile daha fazla zaman geçirmek isteyeceksiniz... Interrail, bizim için Amerikan rüyası kadar ütopik birşeydi. Çok keyifli olduğuna şüphe yok ama çok da korkutucu geliyordu. Özellikle de Beyoğlu'ndaki hosteller gözümüzün önüne geldiğinde....

Biz mi?? Tabii ki kızkardeşim, annem ve kendimden oluşan küçük bir kızlar grubu... Hem aynı hem de tamamen ayrı fikirleri ve beğenileri olan, zıt değil ama farklı karakterlerde üç kız... En büyük ortak noktamız; gezmeyi çok sevmemiz...

Yukarıda da dediğimiz gibi annemin önceliğinde ortaya atılmış olan bu fikri gerçekleştirmek ve fiyasko olmasını önlemek için 2 ay kafa patlattık...

Öncelikle uçak bileti baktık. Annemlerin kredi kartı alışverişleri sonucu, damlata damlata göl yaptıkları puanlardan biletlerimizi gidiş - dönüş ücretsiz edindik... Ama tabi ki tatil, gezi, özellikle de yurtdışı denildiğinde masraflar uçak biletiyle bitmiyor; aksine başlıyor... Çünkü havaalanı vergileri, ıvırıydı zıvırıydı planladığınızdan daha pahalıya çıkmanıza sebep oluyor. Özellikle dikkat etmekte fayda var. Schengen vizesi için İtalya Konsolosluğu adına IDATA'ya başvurmak gerekiyor. Bu noktada bir dipnot geçmek istiyorum. Ülkeye giriş - çıkışlarda bir takım uygulamalar sıkça olmamakla birlikte zaman içerisinde değişiklik gösterebiliyor. O yüzden internet sayfalarından veya İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nün sitesinden uygulamaya konan son yeniliklere kolaylıkla ulaşabiliyorsunuz. Daha önceden Schengen vizeniz varsa işleriniz çok daha kolay yürütülüyor. Özellikle evrak konusunda aşırı titiz olan annem, daha önceden Schengen için yapılan başvurularda istenilen belgelerin orjinalleri ile birer kopyalarını saklamıştı. Böylelikle işlerimiz daha da kolaylaştı. Sadece güncel olması istenilen evraklarımızı tamamladık ve diğerleriyle birlikte, gidiş tarihimizden 2 hafta önce vizeye başvurduk.

Dedim ya bizim için Amerikan rüyası gibi bir şeydi diye... 10 - 12 gün olarak düşündüğümüz gezi, önce 15'e sonra da 18 güne çıktı. Gitmişken görmeden dönülmez diyerek geziyi epey uzattık. Gezi Ekim ayına da sarkacağından havanın bozması ihtimaline karşı daha kalın giysi almamız gerekecekti ve bu da daha çok yük anlamına geliyordu. Üstelik gezinin uzaması yol, yeme -içme ve konaklama masraflarımızı da iki katına çıkarıyordu. Battı balık yan gider hesabı biz planlamaya devam ettik. İşimi çok sevdiğim halde; sabah 8.30 - akşam 18.00 arası çalışmak, akşam eve geldiğimde _ki benim gibi dağ başında otuyorsanız ve tarihi yarımadada çalışıyorsanız_ kafamı kaldıracak halim kalmıyordu ama malesef gece yarılarına kadar gezi güzergahımıza karar vermeye çalışıp, bir yandan da hostellere, tren saat ve güzergahlarına bakıyorduk... Normalde interrail gezginleri, indikleri yerde hostel arar ve uygun fiyata buldukları yere yerleşirler. Ellerinde interrail bileti de sadece trenin içinde kalabilmek için geçerlidir. Boş buldukları herhangi bir yere yerleşebilirler ama her zaman ayakta kalma riski de vardır. Rezervasyon için de 3 ila 20€ arası bir ücret talep edilebilir. Biz, problem yaşamamak için hostellerde mutlaka rezervasyon yaptırmaya karar verdik. Üstelik her yıl Devlet Demir Yollarının belirlediği kurdan hesaplanarak satın alınan interrail biletlerinin kuru, bizim baktığımız dönemde 2,40 YTL idi. Astarı yüzünden pahalıya gelecekti. Üstüne ekstra rezervasyon yaptıracaktık. İnternetten baktığımız kadarıyla tren biletleri gayet uygundu, İtalya içinde. Dolayısıyla şehirler arası seyehatlarımızı normal biletler alarak yapmaya karar verdik.

Uçak biletimizi Roma Gidiş - Viyana Dönüş şeklinde almıştık. Yakınlarına kadar gidip de Erim'i görmeden dönmek olmazdı. =))) İlk 4-5 günün planlanmasında bi problem yoktu, ya da döneceğimiz 4-5 günde... Aradaki bölümde sorun çıkıyordu ve oturtamıyorduk. Sonunda annemin dahiyane bir fikriyle kendimize geldik. Roma'dan sonra güneye Napoli'ye oradan gece treniyle Milano'ya gidecektik. Milano'dan sonra uzun bir yolculukla Portofino'ya, ordan gene uzun bir yolculukla Pisa'ya gidecek birkaç saat gezip Floransa'ya gelip nihayet dinlenecektik. Plan yorucuydu, daha düşünürken bile insanın aklı karışıyordu ama başka da çare yoktu. Ben Pisa'da, annem de Portofino'da ısrar ediyordu. Cansu ise çoktan Nice - Monaco sevdasından vazgeçmişti.

Floransa'dan sonra Bologna'ya gidecek, gündüz orayı gezip akşam üstü Ferrara'da konaklayacaktık. Sonraki gün de Venedik'e hareket edecektik. Aşıklar adası, Venedik... Viyana'ya da oradan gece treniyle geçecektik yine ve Erim'ciğim bizi karşılayacaktı.


Plana yavaş yavaş ısındık. Gerçi başka çıkar yolu da yoktu. =)) Neyse bu sefer de hostel dedimiz başladı. € bir yükselip bir düşüyordu. Annem bir hafta boyunca gün boyu vaktini bu sitelerde geçirdikten sonra, en uygun fiyatlı ve en güzel olanlarını akşamları bana gösteriyordu. Gitmemize bir ay kalmıştı ama ortada ne rezervasyon ne de vize vardı. Elimizdeki uçak biletleri kenarda duruyordu. Üstelik tam o aralar annemin arkadaşlarıyla aylar öncesinden planladıkları Karadeniz turu denk geldi. Annem dönünceye kadar, hostel seçeneklerini azalttım. Döndüğünde de 2-3 seçenek arasından seçip seçip rezervasyonları sırasıyla yaptık.

Tabi bu rezervasyonlar için mutlaka kredi kartı bilgisi isteniliyor. Sadece önlem olarak... Bunun haricinde kartınızı internet kullanımına açtırmak, şifreler vermek gibi zorunlu bıdılar istiyorlar. Eğer bizim gibi aceleniz de varsa çok sinir bozucu işler... Neyse ki herşey sizde bitiyor. Eğer kafanızda ne yapacağınızı tam olarak planlarsanız, olabilecek küçük aksilikler kararınızda büyük yanlışlıklara sebep olmaz. Vizeden 3 gün önce rezervasyonlarımızı da yaptırdık ve hemen başvurduk.

Evett, herşey hazırdı. Çantaları hazırlamak en zoruydu belki de... Çünkü Eylül sonu yola çıkıp Ekim ortasında geri dönecektik. Üstelik Eylül dönemini güneyde geçirip, Ekim'in ortasında kuzeye varacaktık. Mont mu almalı, hırka mı, yoksa kaban mı almalı, Viyana'da kar yağmaya başlamış mıdır, Napoli çok sıcak olur mu? Öyle abuk bi durumdu ki... Çantam 35+10 litrelik olan sırt çantalarındandı ama ince ve uzundu. Terminal-hostel arasındaki yürüme mesafelerini çok iyi bilmediğimiz için zorlanır mıyız, sırt çantası mı daha iyi yoksa çek-çekli çanta mı??? Bu konuda herkes başka bir fikir öne sürüyordu. Trenlerde yolculuk etmiş deneyimli arkadaşların sırt çantalarıyla çok rahat ettiklerini, diğer yandan kimisinin de diğer türlü çantayla da gayet rahat seyehat ettiğini öğrendik. Kafamız karman çormandı. Sırt çantasında ısrar ettim, çünkü çek-çeklileri herhangi bir aksilikte elde taşımak gerekecekti ki bu da çok dezevantajlıydı. Düşünmediğimiz şey, çok eşyamız olduğu ve İtalya'nın 3. Dünya ülkesi olmadığıydı. Her türlü çantayla rahat ediliyor. Sadece az giysi götürmeniz bile sizin en büyük konforunuz oluyor. 18 gün boyunca yalnızca 2 kot pantolonumu kullandım. 3.sü gereksizmiş. Daha yaz ayları olsaydı, sadece şort ve 1 kot da yeterli olurdu. Ayrıca 4-5 adet kolsuz t-shirt, 2-3 kısa kollu t-shirt, 5-6 adet çorap, 2 ince kazak, 1 polar sweatshirt, 1 kalın ve uzun hırka, 1 yağmurluk götürdüm. Kendimi hep soğuk havaya göre hazırladım. Çünkü Eylül'den itibaren Viyana'da hava soğumaya başlıyordu. Kabansız o soğukta donarım diye düşünmekten kendimi alamıyordum. =))) Ve çantaları hazırlarken anladık ki interrail özellikle yazın yapılıyor olmasının asıl sebebi, az giysi alabilmekmiş... =))

Son gece çantaları yerleştirdik. Daha şimdiden hiçbirşey sığmıyordu. Kavga dövüş fermuarlarını çektik. Çantama, her halikarda gerekebilir, alışveriş yaparsak içine koyarız diye küçük bir de el çantası tıkıştırdım. Saat sabahın 3üydü. Uçağa birkaç saat vaktimiz daha vardı. Biraz dinlenmek iyi gelecekti. Zira daha geziye gitmeden kendimizi paralamıştık. Çok heyecanlıydım... Dil konusunda problem yaşayacak mıydım yoksa hava yağmurlu olur muydu, etrafı verimli bir şekilde gezebilecek miydik??? Aldığım gezi rehberi faydalı mı yoksa bana yük mü olacaktı?? Çünkü gerçekten de kalın bir kitaptı... Vedremo =))) Göreceğiz....

Ciao Italia, io vengo... [Merhaba İtalya, ben geliyorum...]

12 Kasım 2008 Çarşamba

Blogger olmak!!!

Sonunda ben de bir blogger oldum.. Önceleri, Hotmail Spaces ile kendimi avutmaya çalıştım. Ama okul, dersler, iş derken herşey yarım kaldı ve sonunda yetişemediğim için blogumdan vazgeçtim. Bu sene yeni bir başlangıç yapıp, temiz bir sayfa açmaya karar verdim(!).. Bazen yeni bir şeyler yapmak, hayatın rutinliğini atıyor sanırım.. Sadede gelicek olursak, anlatmaya Ramazan Bayramı'nda yaptığım interrail gezisinden başlayacağım. Belki sadece bu geziyle kalır, belki de çenem iyice düşerse devamını getiririm.. Belki de İstanbul ile devam ederim... Kendi şehrimizde turist kadar bile gezmiyoruz ya, en çok ona hayret ediyorum... =)))