Nerde kalmıştık? Santa Maria della Grazie'ye varmıştık ki kapıları kapalıydı. Pazartesi günü olduğu içinmiş!!! Bu Avrupa'daki kilise açılış-kapanış saat ve günlerine sinir olmaya başlamıştım. Çünkü özellikle görmek istediğim kimi kilise ve katedralleri görememek o kadar yol gelmişken, sinirlerimi oynatıyordu işte.
Bu manastır 15. yy'a ait olup apsisini Bramante tasarlamış. Sadece bununla da kalmıyor. Leonardo da Vinci'nin, 'Da Vinci Şifresi' filminden de aşina olduğunuz Cenacolo, bizim bildiğimiz ismiyle 'Son Akşam Yemeği' eseri buradaymış. Tabloda İsa'nın havarilerine, içlerinden birinin kendisine ihanet edeceğini açıkladığı an betimlenmiş. İsa figürü ise tamamlanmamış. Bir rivayete göre, Leonardo'nun kendisini bu figürü tamamlayabilecek kadar yetkin görememesiymiş. Geleneksel ıslak sıva üzerine fresk sistemi yerine, kuru duvara sulu boya ile yapılmış olduğundan dolayı çabuk da yıpranmış ve boyanın dökülmesini önlemenin mümkün olmadığı ortaya çıkınca, bir filtre sistemi ile eser koruma altına alınmış.
Tüm yorgunluğumuza rağmen, kalan son gücümüzle de, Sant'Ambrogio'ya gittik. Görmek için ben ısrar etmiştim ve son yer olması koşuluyla benimkiler de kabul etmişlerdi. Bu kiliseye adını veren Aziz Ambrogio (veya Aziz Ambroso), Milano'nun koruyucu aziziymiş ve tatlı dili yüzünden ağzına arıların girdiği rivayet ediliyormuş. 4. yy'da Milano piskoposu olmuş ve hizipleşmeyi önlemeye çalışmış. İS 379'da bu bazilikayı yaptırmaya başlamış. Günümüzdeki hali ise 10. yy Romanesk tarzıymış. Girişin iki yanında çan kuleleri yükseliyordu. İç mekanını görmek gerçekten çok hoş olurdu. İnce kaburga tonozlar, 9. yy'a tarihli altar, güney koridorundaki şapelin zarif mozaiklerle bezeli kubbe görülmesi gerekenler olarak belirtilmiş kitabımda. Aslında mezar odasında azizin mezarı da yer alıyormuş. Revağın üzerinde de küçük bir müzesi varmış ve mimari kalıntılar, goblenler ve kilise ile ilgili resimler görmek mümkünmüş.
Saat 2'ye geliyordu. Aslına bakılırsa, Milano'nun hemen hemen önemli her yerini görmüştük. Artık otele gidip biraz dinlenmek istiyorduk. Otele gidince adamla konuşmak gerektiğinde, Cansu ilgilendi. Ben karışmadım, sinirlerimi iyice oynatmasın diye. Odamız hazır olduğu için hemen yukarı çıktık. Birkaç saat dinlenip üzerimizi değiştirdik ve 5 gibi süslenip dışarı çıktık. :)) Yürüye yürüye tesadüfen, İtalya'nın dünyaca ünlü şık mağazalarının sıralandığı daracık sokaklara girdik. Via M. Napoleone, Via S. Andrea, Via Della Spiga... Prada'dan Gucci'ye aklınıza gelebilecek tüm markaları gördük. Mağazaların vitrinlerine bakan diğer insanlar da tabi ki buralardan giyindikleri belli, hayli şık görünüyorlardı. Normalde belki biz de aşağı kalmazdık ama hippilik de oldukça eğlenceli. Beni oldukça şaşırtan şey ise, manken kılıklı incecik, hoş ve topuklu ayakkabılarıyla şık bir kadını, içinin kıyafet ve aksesuarlarla dolu olduğu belli olan kocaman Gucci torbasını omzuna çanta gibi takıp hızlı hızlı yanımızdan geçişiydi. "Devil wears Prada" filminden bir sahne gibiydi...

Günlerdir Cansu'dan yana yakıla H&M bulamadığını dinliyorduk. Derken nasıl oldu bilinmez Piazza S. Babila'ya çıktık ve H&M'i tam karşımızda bulduk. Cansu'nun gözleri ışıl ışıl, annem ise yandık dercesine bakıyordu. Cansu'yla bizim alışverişlerimize can dayanmaz. Çok aldığımız için değil, saatlerce her ürünü incelediğimiz için... Sadece sabah atıştırdıklarımızla duruyorduk. O yüzden meydanın köşesindeki McDonalds'a daldık hemen. Annem dışarıda bir masaya yerleşmiş bizi bekledi. Bu sefer 1€'luk hamburgerlerden değil, her birimize birer menü aldık. Açlıktan çıldırmıştık yani... Hamburgeri yerken farkettim ki sürekli ufak tefek tatlı şeyler yediğimiz için kan şekerimiz de çok çabuk düşüyor, hatta doyduğumuzu bile hissetmiyormuşuz. Tuzlu yiyince kendimize geldik.Sonra hemen H&M'e daldık. Birkaç katlıydı ve üst katlarında aksesuar, alt katlarında ise giysiler vardı. Epey bir dolandık ama bize göre çok fazla birşey yoktu. Sadece birkaç tane kolye aldık. Tabi kapanmasına çok az bir vakit kaldığı için çalışanlar deli gibi etrafı topluyor, Cansu da giysi tekrar tekrar denediği için çalışanlardan zenci bir çocuk şakayla karışık çıkışmış. "Ben topluyorum, sen dağıtıyorsun, hadi artıık!!!" demiş. Kasadan ödemeyi yapıp tam yukarı çıkarken Cansu'ya başka bir çantayı işaret ettim ki güvenlikteki kadın çocuklara 'hayır hayır' dercesine "ııı ıhhhh, kapandık, dışarı!!!!"... Burda insanlar çok sabırsız ve gerçekten de soğuk. Daha farklı bir tepki bekliyor insan. Saat 8'e geliyordu ve dükkanlar kapanmıştı bile.
Çalışma hayatı erken bitiyor İtalya'da... Gece hayatı belki vardır ama biz bilmiyoruz elbette ki... Sokaklar, metrolar da hemen boşalıyor, insanlar anında evlerine kaçışıyor ve ıssızlaşıyor. İşin garip yanı, önünden geçtiğiniz bir barı farketmeyebilirsiniz bile. Ses düzeyine oldukça dikkat ediliyor. Ancak Milano çok daha titiz bu konuda. Saat 7'de kapanıyorsa iş yerleri, 7.30'da sokakta kimseyi bulamayabilirsiniz. Çünkü burası bir metropol, yaşayanlar genellikle genç ve tek başına yaşayan, ya da yeni evli çiftler... Herkes çalışıyor, emekli yok gibi... Dolayısıyla da iş saatlerinde insan görebiliyorsunuz... Oysa Roma'da bile akşam saat 9'a kadar her yer daha hareketli oluyordu. Dükkanlar kapansa bile insanlar sokaklara çıkıyordu. Her yer kapandığı ve tüm geceyi tren kompartımanında geçirdiğimizden otele dönüp uyumak iyi bir fikir gibi geldi.
Sohbete dalmış yürüyorduk ki, biri arkamızdan "Madam, madam!" diye seslenince, ister istemez arkamızı dönüp baktık. Adamın biri koşturuyordu. Bir şey mi düşürdük diye düşünürken; "Özür dilerim, Türk müsünüz?" diye sordu. Almanya'dan tatile gelmişler ve sanıyorum ki uzun zamandır ordaymış. Yanındaki Boşnak arkadaşı farketmiş. "Sizi rahatsız etmek istemem ama çok uzun zamandır bir Türkle karşılaşmamıştım..." dedi. Oldukça heyecanlanmış ve sevinmişti. Çok belliydi zaten ama tuhaf tuhaf baktığımızı görünce, rahatsız ettiği için tekrar tekrar özür diledi. Aslında Almanya gibi Türklerle zengin bir ülkede kimseyle karşılaşmamış olması oldukça ilginç gelmekle birlikte açıkçası durumu oldukça garipsemiştik. Bir boynumuza atlayıp sarılmadığı kalmıştı çünkü. Yeni gelmişler ve gidebilecekleri bir mekan sordular. Bizi orada yaşıyoruz sanmıştı belki de. Akşam her yerin çabucak kapandığını, civarda da gidilebilecek bir yer bilmediğimizi ama kentin gündüz çok güzel olduğunu söyledik. Bayramımızı kutladı ve yola devam ettik.
Otele gitmeden yol üzerindeki terminale uğradık. Böylece her yer kapanmış olmasına rağmen rahat rahat Como'ya nasıl gidilebileceğini öğrenebilirdik. 'Veloce Biglietto' kuyruğunda bir Türk aileye rastladık. Aşağı yukarı yaşıtımız olan oğulları burada yaşıyormuş, belki de okuyor olmalıydı. Trenle gidebileceğimizi söyledi. Biletlerimizi aldıktan sonra, yine karşılaştık. "Halledemediniz mi?" diye sordu. Biletlerimizi aldığımızı söyledik ve fırsatını bulmuşken aklımıza takılan herşeyi sorduk. Sonra da teşekkür edip otele döndük. İnterneti kullanıp baboşla konuşacaktık ama şansa bakın ki bilgisayar bozuktu. Biz de odamıza dönüp güzel bir uyku çektik.





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder