Bundan yüzyıllar önce geleneksel hale gelmiş aslında maskeli balolar... Günümüzde de karnaval olarak etkinliğini hala sürdürmekte. Karnavalın simgesi olan maskeler, sosyal sınıf ayrımcılığına tepki olarak doğmuş. Maske sayesinde farklı sınıflardan insanlar özgürce bir araya gelebiliyormuş. Karnaval ruhunun temelinde de zaten kurallara karşı koyma ve özgürlük düşüncesi yatıyor. Karnavalın teması her sene değişiyormuş. Kostüm ve maskeler de buna göre şekilleniyormuş. Ama her sene geleneksel olarak konfetiler atılır, dev kuklaların başrolde olduğu gösteriler düzenlenir, eski düellolar canlandırılır ve canlı heykeller sokaklarda dolaşırmış.
Sabah odamızda kahvaltımızı (!) yapıp kendimizi sokaklara attık. Önceleri ısrarla haritadan ne yöne gittiğimize dikkat etmeye çalışıyordum ama ya haritada sokağı bulamıyorsunuz, ya da haritada gördüğünüz sokağın çıkacak diğer bir ucu bulunmuyor. Ama Venedik'e gideceğimizi öğrenen herkes bunu önceden söylemişti zaten. Sonradan farkettim ki kendinizi sokaklara bırakırsanız, yol zaten sizi kendiliğinden önemli noktalara çıkartıyor. Gelin size Venedik'i anlatayım biraz...
Büyük Kanal, kentin ortasından kıvrılarak geçer ve kanalı en iyi şekilde görebilmenin tek yolu vaporetto, deniz otobüsüdür. Kanal boyunca birçok hat vardır. Su yolunu çevreleyen ve her biri bir zamanların önemli ailelerinden birinin adını taşıyan saraylar, beş yüzyıllık bir dönemde inşa edilmiş. Rialto Köprüsü'nden sonra ise La Volta olarak bilinen bir düzlükte geriye doğru döner. San Marco'ya yaklaşırken manzara giderek güzelleşir. Binaların cephelerinde renkler solmuş, temeller taşkınlarla yıpranmış olsa da 1495'te Fransız elçisinin söylediği gibi, Büyük Kanal "dünyanın en güzel caddesi"dir.
Tren istasyonundan çıkıp da tam karşıya baktığınızda yeşil kubbesiyle San Simeone Piccolo'yu farketmemeniz imkansız. Kubbeli 18. yüzyıl kilisesi Roma'daki Pantheon'a benzetilmiş. Hemen solda ise Ponte degli Scalzi köprüsü gözünüze çarpacaktır. San Marco Meydanı'na yaya olarak ulaşacaksanız, bu köprüden geçip yönlendirmeleri takip etmeniz yeterli olacaktır. Kanal üzerinde ilerlemeye devam ediyoruz.
Solda Canale di Cannaregio'nun bağlandığı yerin köşesinde Chiesa di San Geremia Kilisesini göreceksiniz. Bir zamanlar demiryolu istasyonunun bulunduğu Santa Lucia'da Aziz Lucia'nın kalıntıları varmış. (Riva di Biasio durağının tam karşısında yer alır.) Hemen ilerisinde yine sol tarafta ise, Palazzo Corner-Contarini bulunur.
Vaporettonun bir sonraki durağı San Marcuola'dır. Durak adını önünde durduğu kiliseden almıştır. 18. yüzyılda inşa edilen San Macuola'nın ön cephesi malesef tamamlanamamış. Kilisenin tam karşısında ise Fondaco dei Turchi yer alır. İlginizi burada çekebileceğime inanıyorum. Günümüzde Doğa Tarih Müzesi olarak kullanılan ve cephesiyle de oldukça ihtişamlı gözüken bu yapı, aslında 17.-19. yüzyıllar arasında Türk tüccarlar için ambar olarak inşa edilmiş.
Yine karşı çaprazda (solda kalıyor) Palazzo Vendramin Calergi'yi görebilirsiniz. Venedik'teki erken Rönesans saraylarının en güzel örneklerindenmiş. Benim de favorilerimden biri olan ünlü Alman besteci Richard Wagner 1833 yılında burada ölmüş.
Büyük Kanal'da biraz daha ilerlediğinizde yine aynı sırada Ca' Pesaro'yu görebilirsiniz. 17. yüzyıla tarihli, klasik sütunları ve zengin ama dingin süslemeleriyle Venedik Barok tarzının tipik bir örneğiymiş. Ayrıca sarayda modern bir sanat galerisi ile Doğu Müzesi yer almaktaymış.
Ca' d'Oro istasyonunda ise biraz mola verelim. "Altın Ev" olarak çevirebileceğimiz Ca' d'Oro; bir zamanlar gerçekten altınla kaplı çatı süslemeleri ve sivri uçlu yılankavi kemerleriyle Mağribi etkisi yaratmaktadır. Gök mavisi işlemeli, yaprak süslemeler son derece gösterişlidir ve revaklar Palazzo Ducale'yi çağrıştırır. Marino Contarini adlı zengin bir asilzade, şehrin en muhteşem malikanesi olacağını düşündüğü bu binanın yapımını 1420 yılında başlatmış. Binanın oymaları Venediklilerden ve Lombardiyalılardan oluşan bir grup ustaya teslim edilmiş. Ön cephesi altın varaklar, kırmızı ve mavi renklerle süslenmiş. Malikane yıllar içinde büyük ölçüde yenilenmiş ama 18. yüzyılda bina harap bir duruma gelmiş. 1846 yılında Rus Prensi Troubetzkoy, balerin Maria Taglioni için satın almış ve Taglioni'nin isteğiyle büyük ölçüde restorasyon geçirmiş. Bu sürede yapı, merdivenlerini ve orjinal taş işçiliğini kaybetmiş. En sonunda sanat hamisi Baron Girgio Franchetti tarafından bina kurtarılmış ve 1915 yılında Franchetti özel sanat koleksiyonunu ve bu yapıyı devlete bırakmış.
Galerinin iki katından birincisi şeref köşesi, Andrea Mantegna'nın son eseri olan ve kendine ait bir odacığın tamamını kaplayan, Aziz Sebastianos'a (1506) aitmiş. O katta sergilenen eserler koridora sıralanmış. Heykeltraş Tullio Lombardo'nun 15. yüzyıldan kalma Çifte Portre (1493) adlı güçlü eseri; Sansovino'nun ay tabyası üzerindeki Madonna ve Çocuk İsa'sı (1530) ile Padovalı Andrea Briosco'nun Il Riccio'sundan (1470-1532) çeşitli bronz rölyefler, buradaki önemli eserlerden bazıları... Portego'dan sağa doğru uzanan odalarda çeşitli bronzlar, madalyonlar ve Pisanello ile Gentile Bellini'den birkaç örnek de varmış. Diğer eserler arasında ise, Giovanni Bellini'ye ait olduğu söylenen Güzel Gözlü Madonna, Alvise Vivarini'ye atfedilen Madonna ve Çocuk İsa ile Carpaccio imzalı Meryem'e Müjde ve Bakire'nin Ölümü yer almaktaymış. Portego'nun solundaki bir odada ise diğer ressamların eserleri sergileniyormuş. "Aralarından özellikle Luca Signorelli'nin İsa'nın Kamçılanması dikkat çekicidir." diye not düşülmüş sevgili kitabımda. İkinci kata ulaştığınızda ise Alessandro Vittoria'dan bronz heykeller ve Tiziano ile Van Dyck'tan resimler yer alıyormuş. Portego'da San Stefano manastırından Pordenone tarafından yapılan; bekleme odasında ise Fondaco dei Tedeschi'den alınan etkileyici freskler sergileniyormuş.
Ca' d'Oro istasyonundan ayrılmadan hemen önce, Ca' d'Oro'nun hemen yanında Palazzo Sagredo'nun suya bakan Gotik tarz pencereli, Veneto-Bizans cephesini fotoğraflamadan geçmeyin.
Bu sırada burnunuza balık kokuları gelebilir. Zira Palazzo Segredo'nun tam karşısında Pescheria yer alır. İnsanlar genellikle saraylara bayılsa da, benim en sevdiğim Venedik mekanlarından biri olmuştu burası. İlginç fotoğraflar yakalayabileceğiniz bir yer.
Büyük Kanal'ın iki kırılma noktasından ilkine Rialto durağına, dolayısıyla da Venedik'in simgelerinden biri olan Rialto Köprüsü'ne ulaşıyoruz. Büyük Kanal'ın en güzel manzarasına hakimdir. Şehrin kalbi de burada atıyor. Rialto, ismini rivo alta'dan (yüksek kıyı) alır ve Venedik'in en eski bölgelerinden biridir. Önce bankacılık merkezi, sonra da pazar bölgesi olmuş. Erberia (sebze-meyve pazarı) ile pescheria (balık pazarı) bu bölgede yer alır. Venedik'teki taş köprüler 12. yüzyılın başları kadar erken bir tarihte inşa edilmiş, ama Rialto için önceki daha önceki ahşap yapıların yıkılması, çürümesi veya sabotaja uğramasından sonra, ancak 1588 yılında sağlam bir taş köprü tasarlanmış. 1854'te Accademia Köprüsü yapılıncaya kadar Büyük Kanal'ı geçmenin tek yolu Rialto Köprüsüymüş. Bu köprüyü görmeden Venedik'i gördüm demeyin. Büyük Kanal : Rialto'dan San Marco'ya...
Rialto'dan San Silvestro durağına devam ediyoruz. Sağ tarafta gondolların, kayıkların bağlandığı rıhtım (Riva del Vin), eskiden şarap boşaltmak için kullanılırmış. Kıyısında oturup dinlenmek için ideal yerlerden biridir.
San Silvestro durağını geçer geçmez sağ tarafta Palazzo Barzizza yer alır. 17. yüzyılda yeniden inşa edilen yapı, 13. yüzyıl tarihli ön cephesi korunmuş. Sant' Angelo durağına kadar birbirinden güzel konaklar size eşlik eder. Bu durağı geçer geçmez sol tarafta, önce üniversitenin bir bölümünün de yer aldığı gotik tarzdaki Palazzo Garzoni, sonra da Lord Byron'un 1818'de kaldığı büyük malikane Palazzo Mocenigo (San Toma durağının tam karşısında) yer alır.
Büyük Kanal'da ikinci kıvrımda solda 1730'lardan kalan ve 1984'de Fiat tarafından satın alınan Palazzo Grassi ile 1622'de yeniden inşa edilen Palazzo Capello Malipiero ve 12. yüzyıla tarihlenen San Samuele'nin campanilesi, sağda ise şair Robert Browning'in son evi olan Ca' Rezzonico yer alır.
Ca' Rezzonico; güzel fresklere, eşsiz resimlere, bu döneme ait saraylardan ve müzelerden alınan diğer eserlere ve 18. yüzyıl tarihli Venedik'i anlatan bir müzeye ev sahipliği yapıyormuş. Binanın yapımı Longhena La Salute'nin mimarı ile 1667'de başlamış, ancak daha ikinci kata gelmeden işi üstlenen Bon ailesinin fonları tükenmiş. Bitmemiş malikane 1712 yılında Cenovalı Rezzonico ailesi tarafından satın alınmış, aile servetinin çoğu inşaatın tamamlanması için harcanmış. Rezzonico ailesi 1888 yılında, binayı şair Robert Browning ile oğlu Pen'e devretmiş. Giorgio Massari'nin eseri olan görkemli balo salonu, binanın genişliğini kaplayacak kadar büyükmüş. Salon altın yaldızlı avizeler, Andrea Brustolon'un tasarlamış olduğu mobilyalar ve göz alıcı fresklerle bezenmiş. Diğer odalarda Giambattista Tiepolo ve oğlu Giandomenico'nun Zianigo'daki kendi villaları için yaptıkları neşeli Düğünün Alegorisi (1758) başta olmak üzere yaptıkları pek çok fresk ile Longhi, Guardi ve Venedik'te ender görülen Canaletto'dan resimler de burada sergileniyormuş. En üst katta ise restore edilmiş bir 18. yüzyıl eczanesi ile kukla tiyatrosu mevcutmuş.
Büyük Kanal'da ilerlemeye devam ediyoruz. Accademia durağına yaklaştığınızda Ponte dell'Accademia bizi karşılar. Köprünün bir ayağı, Accademia'nın ön terasına bağlanır.
Gallerie dell'Accademia Venezia, eski ismiyle Scuola della Carita, ön cephesi Girgio Massari tarafından tasarlanmış. İçinde barındırdığı beşyüz yıllık bir döneme yayılan eşsiz koleksiyon, Venedik okulunun güzel bir panoramasını sunar. Koleksiyonun temeli, 1750 yılında ressam Giovanni Battista Piazzetta tarafından kurulmuş olan Accademia di Belle Arti'ymiş. Napoléon 1807 yılında koleksiyonu buraya taşımış, onu kilise ve manastırlardan alınan sanat eserleriyle zenginleştirmiş.
Guggenheim, birçok yaratıcı soyut ve sürrealist sanatçıyla dost olmuş ve onları desteklemiş. Bunlardan biri de, daha sonradan ikinci kocası olan Max Ernst'miş. Koleksiyonu 20. yüzyılın en etkin sanat hareketlerini temsil eden 200 tablo ve heykelden oluşmaktaymış. Yemek odasında, Pablo Picasso'nun Şair'inin de bulunduğu önemli Kübist eserler yer alıyormuş. Bir odanın tamamı ise Guggenheim tarafından keşfedilen Jackson Pollock'a ayrılmış. Eserleri sergilenen diğer sanatçılar arasında Braque, Chagall, de Chirico, Dali, Duchamp, Léger, Kandinsky, Klee, Mondrian, Miro, Rothko, Bacon ve Magritte gibi isimler yer alıyor. Guggenheim, Venedik'in en çok ziyaret edilen köşelerinden birisiymiş. İngiltere'den gelen sanat öğrencilerinden oluşan bir ekip İngilizce bilen ziyaretçilere yardımcı oluyormuş. Peggy Guggenheim'ın külleri de burada yer alıyormuş.
Vaporetto'dan Santa Maria del Giglio'da indiyseniz, kendinizi şanslı sayabilirsiniz. Eğer ki kanalın diğer tarafında inmiş olsaydınız, 1487'ye tarihlenen güzel renkli mermerleriyle görkemli bir cephe oluşturan Palazzo Dario'ya hayran kalabilirdiniz ama laneti size de bulaşabilirdi. Evet yanlış okumadınız! Bir rivayete göre Dario Sarayı lanetliymiş. Durağın sırasında sol tarafta ise daha önce Gritti ailesinin yaşadığı ve günümüzde lüks bir otel olarak kullanılan Palazzo Gritti-Pisani'yi görebilirsiniz. Ernst Hemingway 15. yüzyıldan kalma bu palazzo'yu "oteller kentinin en iyi oteli" olarak tanımlamış. Bütçenize uygun gelirse, kalmayı düşünebilirsiniz.
Salute durağı, ismini aldığı Santa Maria della Salute'nin önündedir. Büyük Kanal'ın girişinde yer alan Barok kilise kentin etkileyici mimari yapıtlarından biridir. Henry James, onu "salonun eşiğinde ayakta duran bir hanımefendiye" benzetmiş. Kilise, şehrin 1630'daki veba salgınından kurtulmasına duyulan şükran sebebiyle inşa edilmiş. Bu sebeple isim olarak esenlik, kurtuluş anlamına gelen Salute atfedilmiş. İnsanlar, günümüzde bile hala bunu kutlamak üzere her yıl Kasım ayında mumlar yakarak Büyük Kanal'ın girişini kaplayan teknelerden oluşan köprüyü aşıyorlarmış. Baldassare Longhena kilisenin yapımına 1630'da 32 yaşındayken başlamış. İnşaat ölümünden bile 1687'ye kadar tamamlanamamış. Kilisenin iç mekanı, dışına göre daha sadeymiş. Kubbeni altında ise büyük sekizgen bir alan ve çevre dehlizlerden yayılan altı şapel yer alıyormuş. Altarın heykel grubu ise Giusto Le Corte'nin eseriymiş.
Kilisenin hemen yanında ise Dogana di Mare (gümrük binası) tam köşe noktada yer alır. 17. yüzyıla tarihlenen bu yapının üzerinde altın bir küreyi tutan bronzdan yapılma iki Atlas heykeliyle tamamlanan bir rüzgar gülü bulunmaktaymış. San Marco durağına yaklaşırken Büyük Kanal'a soldan bağlanan küçük kanalın köşesinde Harry's Bar'ı görebilirsiniz. 1931'de Giuseppe Ciprini ve arkadaşlarının kurduğu bar, özellikle Amerikalıların ilgisini çekiyormuş ve kokteyleri de çok ünlüymüş. Ayrıca Ernst Heminway de barın ünlü müşterilerindenmiş.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder