Sabah Floransa'da son kahvaltımızı da yapıp tren istasyonuna yollandık. Riske girmemek için, Venedik'ten Viyana'ya tren biletimizi aldık. Bileti satan ton ton amca Cansu'yla yaşlarımızı sorma inceliğini gösterdi. Öğrenci sınırları içinde olduğumuzu görünce de indirimli bilet kesti. Youth-Senior olduk yani. Annem 70€, biz ise 54'er euro ödedik. Eee, beklediğimizden daha az ödemek tabi epey sevindirdi. Bologna biletlerimizi ise önceki gün zaten almıştık. Tren gelince zaten hemen bindik.
Bologna, Floransa'ya trenle 1-1,5 saat mesafede. Bologna tren istasyonu, kentin kuzeyinde indiriyor bizi. Yapılabilecek tek şey, istasyonun önünden kalkan otobüslere binmek. Ama ben inatla yürümek konusunda ısrar ediyorum. Sırt çantalarımızı nasılsa tren istasyonunda tanesine 3,80€'ya bıraktık. İstasyonun tam karşısından güneye doğru uzanan Via Guglielmo Marconi üzerinde ilerliyoruz. Tourist info'dan aldığımız haritada çok fazla görülecek yer yokmuş gibi gözüküyordu. Ama kitabım bana bir ortaçağ kentini tasvirliyordu ki gerçekten de öyleydi. 
Bologna'nın tarihi merkezi, tuğla binaları ve revaklı sokaklarıyla şehir planından bile anlaşılabilecek ölçüde bir bütündür. Kent Piazza Maggiore ve Piazza del Nettuno çevresinde gelişmiştir. Elbetteki Bologna Üniversitesi Avrupa'nın en eski üniversitesidir.Meydana girildiğinde San Petronio ilginç cephesiyle dikkat çekiyordu. 1390'da kurulan kilise 5. yüzyılda şehrin piskoposuna ithaf edilmiş ve İtalya'daki tuğla ortaçağ binalarının en büyüklerindenmiş. Aslında Roma'daki San Pietro bazilikasından daha büyük olması düşünülmüş ama ekonomik dengelerden dolayı bugünkü haliyle inşa edilmiş. Hatta iç mekana sonradan eklenen yan neflerden birini desteklemesi amaçlanan doğu kanadındaki sütun sırası yüzünden, kilisenin bir tarafı diğerine göre daha zayıf kalmış. Bununla birlikte, projedeki değişikliğin Martin Luther'in Katolikliğe karşı çıkmasına aracı olduğu yönünde söylentiler de varmış. Fontana del Nettuno, 1566 yılında Tommaso Laureti tarafından tasarlanmış, Giambologna'nın muhteşem bronz figürleriyle de süslenmiş.
Koskocaman turistik kitabımda da Bologna ile ilgili yalnızca iki sayfa bulabildiğimden kendimizi önce kitapta önerilen güzergaha, sonra da sokakların akışına bıraktık. Hava serin olmasına rağmen, güneş içimizi ısıtıyordu. Arkatlı yollarda yürürken gerçekten ortaçağı hissedebiliyorsunuz. Bu kent kesinlikle bir öğrenci kenti... Her yerde üniversite gençliğini görmek mümkün. Doğru dürüst orta yaşlı kimse görmedik diyebilirim. Teoloji fakültesini, Güzel Sanatlar fakültelerini, hatta Arkeoloji bölümünü bile bulduk. =) Yapılar kesinlikle insanı öğrenci olmaya çekiyor. Atmosferi inanılmaz güzel mekanlardı.
Via Santo Stefano üzerindeki Abbazia di Santo Stefano kilisesi, üçgen biçimli meydana en hakim noktada konumlanmış. Santo Stefano, bir çatı altında toplanmış dört (aslında yedi) ortaçağ kilisesinden oluşan bir kompleksmiş. 11. yüzyıl kilisesi Crocifisso bu dörtlü içinden en ilgi çekici olan San Sepolcro için bir koridor görevi görmekteymiş. İç avluda ise Fontana di Pilato denilen 8. yüzyıl çeşmesi yer alıyor. Santi Vitale e Agricola, orjinal olarak 5. yüzyıldan kalmış ve şehirdeki en eski kiliseymiş. 8. ve 11. yüzyıllarda yeniden inşa edilmiş. İç mekanda ise 4. yüzyılda şehit edilmiş olan azizlerden Vitalis ve Agricola'nın lahitleri yer alıyormuş. Santa Trinita, Simone dei Crocifissi'nin ünlü Müneccim Kralların Tapınması ahşap heykeli gibi dini obje, resim ve heykellerin sergilendiği küçük bir müzesi de bulunmaktaymış.Aynı meydanda mezun olduklarını düşündüğümüz bir öğrenci gurubu gördük. Üzerlerinde cüphe ve kep olmamasına rağmen öyle bir izlenime kapıldık. Tuhaf kostümlü bir öğrenci, öğrenci grubunun ortasında sloganlar eşliğinde gezdiriliyordu. Zannediyorum ki sadece master veya doktora bitirmiş öğrencilere yapıyorlar. Enteresandı... Hatta sonradan birkaç kere daha benzer görüntülerle karşılaştım. Birinde şeytan kostümlü bir kızdı, bir başkası gelinlikli bir çocuk... Doğrusu bu olayın ne olduğunu tam olarak bilen varsa beni bilgilendirsin, zira çok merak ediyorum.
Yürüye yürüye Torri degli Asinelli e Garisenda'nın bulunduğu Piazza di Porta Ravegnana'ya vardık. Torri Pendenti ya da eğik kuleler bir zamanlar Bologna'nın siluetini belirleyen 200 kuleden ayakta kalan ikisiymiş. Kulelerin yapımına 12. yüzyılda başlanmış. Hatta önceden aynı yerde bulunan kulelerin kalıntılarının yerine yapıldığı sanılmaktaymış. Dante, Inderno'sunda burdaki bir çift kuleden söz etmiş. Torre Garisenda birkaç yıl sonra kısaltılmışsa da, düşey aksından 3m. eğikmiş, ki bu oranın çok fazla olduğunu söyleyebilirim. 97m. yüksekliğindeki Torre Asinelli ise İtalya'daki dördüncü yüksek kulesiymiş. Kendimizi ortaçağın kucağına bırakmış, yürüyerek tren istasyonuna geri gelmiştik. Bu küçücük kent sevdirmişti kendini çok. Tren saatine kadar istasyonda dinlendik. Sonra ver elini Ferrara!...


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder