5 Temmuz 2009 Pazar

Büyük İroni: Napoli'den Milano'ya... [30/09/08]

Bir kalede yaşamak nasıl olurdu acaba diye kendime sormadan edemedim. Hayal etmeye çalışın. Kesinlikle filmlerde gördüğümüz gibi olmamalı. Herkes mutlu mesut, yiyip içip oynayan insanlar... Hiç sanmıyorum. Sürekli kendini savunma ihtiyacı duyan insanların olduğu bir dönem olsa gerek. Sağolun almayayım. Ama yine de çok güzel, çok görkemli...

Maschino Angioino olarak da bilinen Angevin şatosuymuş. Anlaşılan Angevin Hükümdarlığı burda uzun bir zaman hükmetmiş. 1279 - 82 yılları arasında Anjoulu Charles için inşa edilmiş. Bodur kuleleri ve Cappella Palatina dışında çoğunlukla Aragon tarzı bir yapıymış. Bir zamanlar kraliyet sarayı imiş. Kalenin girişindeki zafer takı, sanat aynı zamanda birer sanat hamisi olan Aragonlular tarafından yapımına 1454'te başlanmış. Aragon Kralı Alfonso'nun 1443 yılındaki Napoli'ye girişini kutlamak amacıyla yapılmış. Girişteki bronz kapıları oldukça dikkat çekiciydi ve çeşitli betimlemeler vardı. Kalenin bir kısmı da Museo Civico'ya ev sahipliği yapmaktaymış.

Kalenin içini dolandık. Fotoğraftan da belli olduğu üzere epeyce büyük ama müzesine girmeye zamanımız olmadığı için, mecburen dışarı çıktık. Ana giriş kapısının tam aksi yönündeki Via Santa Brigida'dan ilerlediğinizde sol tarafınızda Galeria Umberto I'i göreceksiniz. 1887 yılında inşa edilmiş ve II. Dünya Savaşı'ndan hemen sonra yenilenmiş. 1737'de Bourbonlu Charles için inşa edilmiş. Pasajın hemen yakınındaki Teatro San Carlo'nun ise, görkemiyle Avrupa soylularını bir zamanlar kıskançlıktan çatlattıkları rivayet ediliyormuş. Ancak nedense Piazza Trieste e Trento'ya çıkmadığımız için ne meydanı ne de tiyatroyu adam akıllı görebildik. Sanırım tren saati yaklaştıkça geç kalıcaz korkusundan panikliyorduk. Pasajın içinde cafélerden başka tabii ki güzel markaların mağazalarını bulduk. Zara, Benetton... Vakit de olmadığı için oyalanmadan çıktık.

Stazione Toledo'dan, Napoli'nin başka bir mahallesi olan Vomero'ya çıktık. Burası limandan rakımca epey yüksek bir alana kurulmuş. Fünikülerden iner inmez, çevredeki statü farkını çok rahat biçimde algılayabiliyorsunuz. Ewet, kabul etmek gerekirse Vomero bile Roma ile yarışamaz ama, Tarlabaşı'ndan Nişantaşı'na geçtiğinizdeki hisleri duyumsuyorsunuz.


Yemyeşil ağaçların gölgesinden tarihi ve limana göre çok daha bakımlı ve şık binalardan gözümüzü ayırmadan yola devam ettik. Napoli'de birkaç kale var. Bir diğeri de Castel Sant'Elmo... Oldukça uzun bir yol katettikten sonra, güneş batarken Castel Sant'Elmo'ya varabildik. Hazır oraya da gitmişken, kalenin hemen yanındaki Museo di San Martino'yu da vaktimiz yettiğince görürüz diyorduk ama malesef ikisinin de girişi kapanmıştı. Ben de bu muhteşem manzarayı fotoğrafla ölümsüzleştirmek istedim ve yanımdan asla ayırmadığım gezi kitabımla birlikte poz verdim. :))))

Hala Duomo'yu görmek istediğim için, duraktan kalkan otobüse binip otele dönmek yerine; yine tüm yolu tabanway :) yürüyüp fünikülerle aşağı indik ve yine yürüyerek Duomo'ya ulaştık.

San Gennaro Duomo'su 1294-1323 yılları arasında inşa edilmiş. Ön cephesi 19. yy'dan kalmaymış. Nefte antik sütunlar ile hükümdarlara ithaf edilmiş anıtlar ile Lanfranco ve Domenichino'nun resimleri yer alıyormuş. Duomo'da İS 305 yılında şehit edilen, Napoli'nin koruyucusu olduğuna inanılan Aziz San Gennaro'nun kalıtları korunmaktaymış. Başı, Cappella San Gennaro'da gümüş yaldızlı bir büst içinde saklanırken, yılda üç defa mucizevi bir şekilde sıvılaşan (!) şişeler dolusu pıhtılaşmış kanı da burada muhafaza edilmekteymiş. Hatta kan sıvılaşmayacak olursa şehrin başına bela geleceğine inanılıyormuş! Cappella Carafa ise 1497-1506 yılları arasında yapılmış, azizin mezarını barındıran bir Rönesans eseriymiş. Kuzey koridorundan ulaşılabilen Basilica di Santa Restitura, 4. yy Apollon tapınağının üzerine kurulmuş. Ayrıca 14.yy'da da yenilenmiş. Tavan resimlerini Luca Giordano 1632-1705 yıllarında yapmış. Sağ koridorun sonunda da 5.yy'a tarihlenen vaftizhane varmış.

Ayaklarımızda derman kalmamıştı ve içeride de ayin başlamıştı. Ayrıca tur otobüsleri de çok sayıda turist getirmişti ve içerisi çok kalabalıktı. İçeriyi fotoğraf çekmemek koşuluyla sessizce turladıktan sonra biraz oturduk ve ayaklarımızı dinlenmeye bıraktık. Sonra annem saatini işaret ederek dışarı çıkmamazı söyledi. Tabi artık vakit yaklaşıyordu... Karnımız da acıkmaya başlamıştı. Otele yakın olduğumuzu ve son bi gayret yürüyebileceğimizi söyleyen bendim =)) ama gerçekten de kısaydı yol. Yorgunluktan sadece dayanması çok güçtü. Söylememe gerek var mı bilmiyorum ama bacağıma o ağrı saplanmaya devam ediyordu... Bendeki de ne güç, ne sabır :D

Otele vardığımızda içten bir şekilde resepsiyonistimiz yine bizi güler yüzüyle karşıladı. Çantalarımızı otelin alt kattaki odasına koyduklarını, istersen yine aşağıdaki banyoyu kullanabileceğimizi söyledi. Çantalar yukarı çıkartıldı, eller yüzler yıkandı... Yine resepsiyonistimizin yardımıyla çantaları sırtımıza yüklendik. Söylememe gerek var mı bilmiyorum ama kapıya kadar uğurladılar...

Ewet... Napoli macerası burada bitiyor. Benim için oldukça değişik bir deneyimdi. Bunları zaten uzun uzadıya yazmıştım ama sanırım Napoli'yi gerçekten özleyeceğim gibi geliyordu. Öte yandan durumumuz gerçekten de büyük bir ironiydi. Çünkü ülkenin en fakir kentinden, en zengin ve büyük metropolüne gidiyorduk. En iyi otellerden birinden çıkıp iki yıldızlı ve nispeten çok daha vasat bir otelde kalmaya gidiyorduk.

Yine de heyecan durumumuz doruklardaydı. Değişiklik, yenilik, gelişmişlik ve aslında yalnızlık... Bizi bekleyen buydu. Yeni kenti görmeyi iple çekiyordum. Tren garına gidip, taş banklardan birine kurulduk. Marketten aldığımız dilimlenmiş peynir ve küçük poğçalardan annem bize sandiwiçler hazırladı. Otomatlardan da yegane içeceğim, limonatamı aldım. Gece boyu Napoli'den Milano'ya gidecektik. O yüzden karınlarımızı iyice doyurduk ve trenimizi beklemeye başladık. Nihayet ufukta gözüktü de kendimizi içeri attık. Tren hareket ettiğinde kompartımanımızda bizden başka kimse yoktu. Rahat rahat uzanıp uyuduk.

Tüm gece uyudum diyebilirim. Ama elbetteki trenimiz express hat değilmiş. Öyle birşey olduğundan bile emin değilim... Aslında Napoli-Roma-Floransa-Bologna-Milano şeklinde giden bir trenmiş :)) Her durduğunda gözlerimi araladım. Annemin söylediğine göre, Bologna'dan ayrılırken bir çift vagonda çok gidip gelmiş çaresiz bizim kompartımana gelmişler. Bir tek onlar içeri girdiklerini hatırlıorum. Zaten çok sessizlerdi. Sabah gün ağırırken uykum açılmış yolu seyrediyordum. Gün doğumunda oturmaya bayılırım. =)) Herkes derin derin uyuyordu. Zaman ilerledikçe herkes birer birer ayılmaya başladı ve güneş iyice kendini belli etmeye başladığında tren gara giriyordu... Milano.......

1 yorum:

  1. Мне очень понравилось Ваше путешествие. И я рассказала о Вас.
    :)

    (Gerçekten Yolculuk memnun. Ve ben senin hakkında söyledim.)
    :)

    YanıtlaSil