Neyse efendim, kahvaltıdan sonra tranwayla marinaya indik. Aslında marina yürüme mesafesinde ama yürümemek daha iyi çünkü marinaya inen cadde gerçekten bir acayip.

Gezi boyunca yanımdan ayırmadığım sevgili gezi rehberimde adayla ilgili çok az şey bulabildim. Ada; aslında imparatorların evlerinin olduğu, manastırların merkezi ve keçilerle balıkçıların mekan tuttuğu bir yer olarak tanımlanmış. Capri'nin tepesinde yer alan Villa Jovis, çok büyük bir alana yayılan Tiberius'un son yıllarda Roma'yı yönettiği impartorluk villasıymış. Yine Certosa di San Giacomo, 1371'de Tiberius'un villalarından birinin üzerine kurulmuş olan Chartreuse Manastırı 1808'de kapatılmış ve günümüzde okul olarak kullanılmaya başlanmış. 19.yy'da İngiliz ve Almanlar buranın güzelliğini farkedince bir anda popüler bir tatil yeri olmuş. Adanın asla düşük sezonu yokmuş ve çiftçiler otel, balıkçılar da gezinti tekneleri işleterek geçiniyorlarmış. Bundan da çiftçi ve balıkçıların artık turizmcilik yaptığını söylemek mümkün olsa gerek. :))))
Ada, ünvanı gibi gerçekten de bir "cennet bahçesi" kadar güzeldi. Önce sahilde biraz yürüdük. Limoncellolar, mercanlar, kurutulmuş biberler ve rengarenk takılar... Bir adanın sahip olabileceği herşeyi görmek mümkün. Ama adanın bir özelliği var, bizim Büyükada gibi yürüyerek pek gezilemiyor. Sahil çok küçük. Ayrıca ada iki bölgeden oluşuyor. Bunlardan birine haritada da gözüktüğü gibi en önemli yerleşim merkezi olan Capri, diğerine de Anacapri deniliyor. Yani sahildeki yer sadece marina :) Marina Grande... Sebebini az sonra anlatacağım.
Sonra bir pastanenin vitrinine takıldık kaldık. İçeri girdik ve aralarından seçmeye çalıştık. Tabi kendimi o kadar kaybetmişim ki ne istersiniz diye soran pastacı amcaya "biz sadece bakmak" gibi abuk bir turist cümlesi kurmuşum.
Adam gülerek "Evet, sadece bakmak var dokunmak yok dedi" :)) Tabi benim jeton ancak o zaman düştü de farkettim saçmaladığımı. Adının "Cannolo Siciliano" olduğunu sonradan öğrendiğim ve yandaki fotoğrafta da görmekte olduğunuz muhteşem bir tatlı yedim... Ohh afiyet oldu :) Dışı kornetto gibi, içindeyse dondurma benzeri bir tatlı mevcut. Üzerine de genellikle portakal olmakla birlikte farklı meyveler de konulabiliyor. Bu arada farkettim ki İtalya'da özellikle de Napoli'de, Siciliano tarzı yemekler en güzel yapılanları. Pizza'larından tutun da pastalarına kadar. :) Ayrıca akdeniz insanlarının sıcaklığını civarda hemen hissedebiliyorsunuz. Güleryüzleriyle karşılayıp şakalaşıyorlar. Evler ise aynı Bodrum evleri gibi.... Heryer bembeyaz ve masmavi taşlar, boncuklar, nazarlıklarla süslenmiş...
Geze geze teleferiğin önüne geldik. Bu teleferik sadece turistik amaçlı, sizi bir yere ulaştırmıyor yani. Kişi başı 8€'ya binebiliyorsunuz. Tabi tek seferlik mi yoksa gidiş-geliş mi bilemiyoruz çünkü biz binmemeyi tercih ettik. Bir başka zaman geldiğimizde ise mutlaka deneyeceğim. Bu teleferiğe binenlerin söylediklerine göre evlerin bahçelerinin içinden geçiyormuş gibi hissediyormuşsunuz. Her yerde binlerce renkte çiçekler başınızı döndürüyormuş.
Bir başka gezilesi yer, Grotta Azzurra idi. Mavi Mağara'ya genellikle Marina Grande'den kalkan turistik ve cebinizi ateşe veren fiyatlardaki turlarla gidip görmek mümkün. Ancak sonradan öğrendiğime göre bu civardan patika yollarla Grotta Azzurra'ya da gidilebiliniyormuş. Gerçi tabiki tekneniz olmadıkça mağaraya girmeniz mümkün olmayacaktır ama farklı yerler, farklı tatlar alınabilirdi. :))
Sonunda Fünikülere binip Marina Grande'ye indik. Limoncello almayı düşündük ama daha gezeceğimiz çok yer vardı ve onu da yanımızda sürükleyemezdik. İçim gide gide feribota bindik ve Napoli'ye döndük. :) Otele dönüp ertesi gün ne kadar yorulacağımızı göz önüne alıp erkenden dinlenmeye çekildik.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder