Sırt çantalarımızı sırtımıza taktık, kemerlerimizi de bağladık ve terminalin dışına doğru emin adımlarla yürüdük... Aklımda hayalimde ne vardıysa uçtu gitti.... Bambaşka bir kent görüceğime emindim her ne kadar hayalini kurmuş olsam da...
Elimizde amcamlardan kalan bir harita ve hostelin krokisi ile terminalin önünde durduk ve yolumuzu tayin etmeye çalıştık... Ben hostelin yönünü göstermeye çalışıyorum, annem tam aksi yönü gösteriyor... Neyse ben galip geldim ve bu yönden gidicez dedim. Sonra Cansu baktı ve doğru yönde olduğumuzu teyit etti. Zaten hostelimiz de çok yakındı. Kafam o kadar karışıktı ki, o kadar yorgundum ki içimden sürekli THY uçağına söyleniyordum. Gerçekten beni mahfetmişti. Mimar arkadaşlar çok iyi anlayacaklardır. Öyle bir yorgunluktu ki 2 hafta hiç uyumadan, uyumamayı bırakın durmadan çizim yapsanız böyle bir yorgunluk ancak hissedersiniz... İşte öyle bir durumdaydım...
Sokağımızı hemen bulduk. Ardından da hosteli. İçeri girdik ve "Buon giorno" dedik. Günaydın... Annem hemen "rezervasyon" dedi Cansu onu çekiştirirken, "Dur bi, bırak Gülçin konuşsun!!" =))) iki adam vardı resepsiyonda, mutfak ve yemek salonu birleşik ve hemen yan taraftaydı. Soyadlarımızı sordular, söyledik. Evet, burda dedi. Pasaportlar lütfen... Ardından da başlangıçta ödeme alıyoruz ama malesef kredi kartı makinemiz bozuk. Nakit lütfen, diye eklediler. Tüm bunları o kadar hızlı bir italyanca ile söylüyorlardı ki, anlıyordum ama bir yandan annemlere çeviri yap, bir yandan adamlara soru sor... Kafamda kırmızı bir alarm yanıp yanıp sönüyordu. Dinlenmen gerek, yoksa shut down olacaksın gibisinden. 340€ cart diye ödedik. Sanki çok paramız varmış gibi. Tabi bize inanılmaz koydu daha şimdiden bu kadar yüklü ödeme... Çünkü topu topu üç kişi 2900€ gibi bi parayla gitmiştik. Neyse 5€ da anahtar için deposito verdik. Güncel haritalardan bir tane daha aldık. Çantamdan da gezi rehberimi ve tabii ki fotoğraf makinesini yanıma aldım. Bahçedeki nemli bir depo gibi bir yere bagajlarımızı da bıraktıktan sonra kendimizi dışarı attık. Öğleden sonra 2'ye kadar odamız ancak hazır olacağından o saate kadar yakın çevreyi bir gezelim dedik.
Arka taraflardan geze geze, sonrada adının Cumhuriyet Meydanı olduğunu öğrenceğimiz Piazza della Repubblica üzerinde bir café bulduk ve hemen oturduk. Ne yapacağız, nereye doğru gideceğiz diye düşünürken bir kahve içelim dedik. Çok kibar yaşlıca bir bey geldi ve cappuccini söyledik. Meydan o kadar güzeldi ki kulaklarımda Luciano Pavarotti'nin O Sole Mio'su çalıyordu. Saat 1'i geçiyordu. Kahvelerimizi bitirdik ve etrafı geze geze ancak döneriz diye düşünüp dönüş yoluna geçtik. Her yeri fotoğraflıyordum. Tam hostelin önüne gelmiştik ki karnımın gurultusu müziğimi yarıda kesti. Ne yesek diye düşünüp dururken kapının tam karşısındaki taglia pizza dükkanı dikkatimi çekti. Hemen dükkanın önüne geçip fiyatlarına baktım. Sonra da ne olursa olsun burası diğer yerlerden daha ucuzdur deyip gördüklerimizin içinde neler olduğunu sormaya giriştim. Kızlar bana cevap yetiştirmekten yoruldular ve biz düşününceye kadar diğer müşterilerin siparişlerini verip sepetlediler. Sonra da enfes supli'lerden tattık. Yanına fiori di zucca ve patata di fritta yedik. Hepsi çok lezzetliydi. Ama sanırım söylememe gerek yok. Hepsi ama hepsi aşırı kalorili... Böyle yemeye devam edersek İstanbul'a yarım dünya döneriz diye düşünüyordum...
Saat tam da 2 olmuştu. Anahtarımızı aldık, resepsiyondaki adamlardan biri de bizi yukarı çıkardı. Apartman eski bir binaydı. Çok ama çok güzeldi. Beyoğlu veya Nişantaşı'ndaki eski binalardandı. Merdiven kovasının tam ortasında eski bir asansörü de vardı. Çok küçüktü ama bagajları taşıyabilmek için mecburen üç kız içeri tıkıştık, kapı zar zor kapandı. 2. katta merdivenlerden yukarı çıkan adam bizi karşıladı. Dairenin kapısını açtı, ardından da odamızın... Kuralları ve anahtarları bize söyledikten sonra gitti. Biz de yerleştik. İçerisi oldukça büyüktü ve banyomuz vardı. Herkes için tekli bir dolap da mevcuttu. Soyunup dökündük. Eşyalardan ihtiyaç duyacağımız kadarını yerleştirdik. Sonra da giyinip makyaj yapıp kendimizi yine dışarı attık. Saat 15.30'u geçiyordu. Termini önündeki duraktan İstanbul'da özellikle okulun önünden ve Taksim'den sıkça geçen turistik otobüslere bindik. Kişi başı 16'dan 48€ da oraya verdikten sonra otobüse geçip yerleştik. Otobüs hareket etti. Elimizde geçeceğimiz güzergahlar gözüküyordu. Hangi caddeler nereye bağlanıyor, neye benziyor, mesafeler ne kadar, nerenin görülmesi daha önemli diye ayırt edebilmek açısından çok iyi oldu. Farkettik ki şimdiye kadar hep turla gittiğimiz için bizi aslında şöyle bir kenti gezdirip ondan sonra bir merkeze bırakıyorlardı ve bize sadece o çevreyi gezip otelimize dönmesi kalıyordu. Ama bu sefer tamamen kendi başımıza olmak biraz korkutucuydu. Belki de Termini'ye gelinceye kadar yaşadığımız ufak tefek aksilikler de bundan kaynaklanıyordu.
Tabii ki yine sonradan farkettik ki, bu otobüs biletlerimiz günlük geçerliymiş. Biz aksine tek seferlik sanmıştık. Turistler, güzergah üzerindeki istedikleri durakta inip, istedikleri durakta tekrar binebiliyormuş. =)) Biz akşamüstü bindiğimiz için hem çok fazla gezmeye şansımız olmadı hem de bunu bilmiyorduk. Neyse ki ilk seferinde bu tür şeyleri öğreniyor olmamız, gezinin ilerleyen zamanlarında bize yardımcı olacak diye düşündük. Herşeyden önce üzerimizden acemiliğimizi atmak adına iyi oldu.
Annem, Vatikan'ı da geçtikten sonra "bir yerde inip gezelim ki, tekrar bindiğimiz yere döneceğiz yoksa" dedi. Barberini'de inip gerisin geri yürüdük ve geçtiğimiz yerleri daha iyi gördük.
Via Sistina'dan Trinità dei Monti'nin önüne çıktık. Burası İspanyol Merdivenlerinin üst kısmı oluyor. 16. yüzyıla ait ve Roma'nın en güzel manzarasına hakim bir kiliseymiş. İspanyol Merdivenleri, 1720'lerde Trinità dei Monti ile Piazza di Spagna'yı birleştirmek amacıyla yapılmış. Fransızlar, tepeye XIV. Louis'in bir heykelini yerleştirmek istediklerinde papa buna karşı çıkmış; ancak yine 1720'lerde İtalyan Mimar Francesco de Sanctis, her iki tarafı da memnun eden Rokoko tasarımını yapmıştır. Düşük su basıncından dolayı merdivenlerin dibindeki kaldırıma indirilen Fontana Barcaccia'nın tasarımı, Bernini'nin babası Pietro'ya aitmiş. Piazza di Spagna çok eskiden beri çok sayıda ziyaretçilerin uğrak yeri olmuş, hatta meydan 18. ve 19. yüzyıllarda şehrin oteller bölgesinin ortasında kalıyormuş. Neyse burada bolca fotoğraf çektik. Merdivenlerden aşağı inip sola döndük ve Piazza Mignanelli'ye doğru yürüdük. Meydanın ortasında yer alan Colonna dell'Immacolata, Papa IX. Pius'un Meryem Ana'nın günahsız öğretisini anmak amacıyla 1857 yılında dikilmiş.
Sağa sola bakarken nasıl olduysa kendimizi Fontana di Trevi'nin önünde bulduk.
Nicola Salvi'ye ait olan bu çeşme, Roma'nın en büyük ve en ünlü çeşmesi. 1762 yılında tamamlanmış. Bu alan bir zamanlar Aqua Virgo su kemerinin başlangıç noktasıymış. Kemer Agustus'un sağ kolu ve damadı Agrippa tarafından İÖ 19 yılında, suyu Roma'nın yeni hamamlarına götürebilmek amacıyla inşa edilmiş. Çeşmeye adını veren ve rölyeflerden birinde de yer alan Trivia adlı genç kızın, zamanında susamış Romalı askerlere şehrin 22 km. ötesinde yer alan kaynağı ilk onun söylediği rivayet ediliyormuş.
Kendi şahsi fikrim ise heykelcilik adına, gelmiş geçmiş, şimdiye kadar görebildiğim en büyük sanat eseriydi. O kadar görkemliydi ki. Eminim ki geceleri aydınlatmasıyla da çok romantik idi. Ama bir o kadar da kalabalıktı. Anlaşılan tüm turlar o saat civarını hep İspanyol merdivenleri ve Fontana di Trevi çevresinde gezdirerek değerlendiriyorlardı. İnsan yığınının arasından sıvışıp çeşmenin kenarına kadar gittim. Annem sağa sola lazım olur diye resmen 1€ koklatmadı. Ben de bulabildiğim 2 cent'i sol omzumun üzerinden arkamdaki çeşmeye fırlattım. Bir gün tekrar buralara gelebilmek istiyorum. Hem de çokkkkk....
Kalabalıktan çok sıkıldık ve çeşmenin karşındaki küçük yoldan Quirinale'nin önündeki merdivenlere çıktık. Yazın kimbilir burası nasıl oluyordur. Burada oturup biraz dinlendik. Yol üzerinde, marketten aldığımız küçük kurvasanları mideye indirdik. Güneş batıyordu ve akşam olmak üzereydi. Üstelik çok da yorulduk. Ertesi günü, sabahın erken saaatlerinde Vatikan'ı ziyaret ederek değerlendirmeye karar verdik. Çok da yorgun olduğumuz için artık hostele geri dönme vaktiydi. Meydanı o kadar güzel aydınlatmışlardı ki, fotoğraf çeke çeke, Via Nazionale'ye çıkıp ordan da Termini'ye gittik. Napoli'ye gitmeden önce biletlerin nasıl alındığını, ne yapılması gerektiğini bilmediğimiz için bir bakalım dedik. En kolayı Biglietto Veloce'lerden almaktı. Bineceğiniz ve ineceğiniz istasyonları belirleyip kredi kartı veya nakit olarak hızlıca biletlerinizi almak mümkün... Tabi eğer anlamakta güçlük çekiyorsanız, camekanlı biletçilerde sıraya girip de almak mümkün...
Artık pilimiz bitmek üzereydi. Saat daha 9 yoktu ama çok yorgunduk. Yorucu bir gün bizi bekliyordu. Hemen hostele döndük. Güzergahımızı önceden belirleyip gerekli notları aldım. Kitabımda bakacağım sayfaları işaretledim. Sonra da hemen uyuduk.
Roma garip biçimde evimdeymişim gibi hissettirdi. Yaşadığımız aksiliklere rağmen burayı çok sevdim. Her tarafı paha biçilmez eserlerle dolu bir kent... Roma İmparatorluğu'nun başkentindeydim. Muhteşem bir kentteydim. Ve garip bir ironidir ki, Roma İmparatorluğu'nun diğer başkentinden gelmiştim. Roma ve İstanbul her nasılsa birbirinden çok farklıydı ama bir o kadar da çok benziyordu. Bu düşüncelerle uykuya daldım.... Bakalım yarın nasıl bir gün olacak....
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder