Meşhur bir deyiştir: "Tutte le strade portano a Roma". Derler ki; "Her yol Roma'ya çıkar"... Gerçekten de Romalılar fethettikleri yerlere ilk yol yaparak el atmışlardır. Ve bu yollar, Roma'dan itibaren yapılmaya başlandıkları için ülkenin neresinde olursanız olun, yolunuz mutlaka Roma'ya çıkacaktır; tabi günümüzde Roma tabelalarını takip etmeniz koşuluyla =))
Sabahın erken saatlerinde yollara düştük. Hava daha tam aydınlanmamıştı ve sadece birkaç saat uyuyabilmiştim. Babamla havaalanı kapısında alelacele vedalaştık ve doğruca içeri geçtik. Uzun bir kontrol süreci bizi bekliyordu. İlk kontrollerden geçildi ve check in kuyruğu bulundu. Sıra epey uzundu çünkü THY Yollarının epey uçuşu oluyor. Pasaport kontrolden de geçince kapıya doğru yollandık. Çünkü çok az zaman kalmıştı. Aşağıya inince şok oldum. Hiç bu kadar kalabalık görmemiştim. İnsan yığının haricinde herkesin ellerinde _ ki eminim ki 3 katını da bagaja vermişlerdir _ bir dolu poşet ve irili ufaklı çantalar... Bir ara uçağı kaçırıcağız diye de korkmadım değil. Güç bela bir sürü kontrolü daha aştık ve kapının önündeki bekleme salonunda resmen çöktük.
Eski bir Boeing tipi uçak idi. Pilotumuz, gerekli bilgileri verip "Kalkışta bir numarayız!" diye reklam yaptıktan sonra havalandık. Uçak çok sarsıcıydı. Kalkıştan sonra geçer diye düşünmüştüm ama inanılmaz gürültü ve sarsıntı geçmek bilmedi yol boyu. Bu uçaklarda niye mp3 çalar veya ipod türevi müzik çalarlara izin verilmiyor, anlayamıyorum. Ben de hiç olmazsa gidinceye kadar bildiğim italyanca kelimeleri veya kalıpları tekrarlarım dedim. Ama panorama [manzara] o kadar güzeldi ki nutkum tutuldu. =))) Bi yandan kahvaltı ettik ve kahvelerimizi yudumladık, bir yandan da manzarayı izledik. Tabi annem sabaha kadar uyumadığı için yol boyunca uyukladı.
[Alışkanlık mıdır nedir, biz yola çıkmadan önce mutlaka evde ne kadar toplanması gereken şey varsa toplar, bulaşıkları yıkar kaldırır, çamaşırların tümünü yıkar kurutur ütüler yerleştirir, etrafın tozunu alıp silip süpürür; öyle yola çıkarız. O zaman da dayak yemiş gibi oluyor insan, kabul, ama tüm bu koşturmaca döndüğümüzde evimizi toplu bulabilmek için. Tabi babam evde olacağından bu ümitlerimiz sadece temenni olarak kalıyor.]
Neyse, o 3 saat geçmek bilmedi. Yol boyunca digital ekrandan nerede olduğumuzu kontrol ediyordum. Ve nihayet indik. İlk iş, tuvalete koşmak oldu. Tabi her yerde bilmediğim tonlarca İtalyanca kelime, ifade var... Tamam fena bilmiyoruz dedik de bir saniye, herşeyi bilmem mümkün değil. Açıkçası jetlag gibi bi kriz geçiriyor olmalıydım. Çünkü o sarsıntı beynimi bulandırmış, ayakta sersem gibi duruyor ve etrafa tuhaf tuhaf bakıyordum. Ne demişler sürüden ayrılanı kurt kapar [olsa olsa en kötü ihtimalle İtalyan mafyası]... Biz de tatile gelmiş bir Türk grubunu takip etmeye başladık. Bagajlarımızı aldık ve yine takip ederek çıkışı bulduk. Pasaport Kontrol... Sıraya girdik. Cansuyla bana aynı anda sıra geldi ve yan yana iki kabinde yakışıklı İtalyanlar... =))) Cansu'nunki gayet hoş bi polis idi... Zaten Cansu'ya gülümseyip fotoğrafını çok beğendiğini söylemesi, bence poster yaptırmalısın deyip yanındaki diğer polise göstermesinden, İtalyan erkekleriyle ilgili ilk izlenimlerimizi edindik.
Kontrolden hemencecik geçtik, arkamızdan da annem geldi sırtında çantasıyla; çok tatlı gözüküyordu... Sıra gelmişti metroyu bulmaya. Bir iki defa sordum, tarif ettiler ama bulmakta zorlanıyorduk ki koskoca tabelaları farkettik. Metroya girdik. Biletçiden 3 adet bilet aldık ve baktık ki bizim gideceğimiz yöne giden tren birazdan kalkacak. Hızlı hızlı bir vagona bindik. İki genç bayan oturmuş sohbet ediyorlardı. Çantalarımızı yerleştirdik. Ve koltuklara kurulduk. Annemden biletleri aldım ve sağına soluna bakmaya başladım. Arka yüzünde koskocaman bir ok ve üzerinde "convalida..." ile başlayan bir cümle. Acaba onaylatmamız mı gerekiyor diye düşünüyordum, içimden de lütfen birşey olmasın diyordum; karşımızdaki hanıma derdimi anlatmaya çabalarken biletime baktı ve onaylatmanız gerekiyordu dercesine vücut dilini konuşturdu. Nerden diye sorunca, bana istasyonun başını işaret etti, "Acele edin, tren kalkmak üzere..." Nasıl alelacele çantaları sırtımıza atmızla kapıya koştuk. Cansu aşağı atladı ve kapılar kapandı!!! Açma tuşuna basıyorduk ama bir türlü açılmıyordu... Annem birden panikledi ve kapıyı yumruklayıp bağırmaya başladı. Çünkü Cansu'nun üzerinde cep telefonu ve pasaportu haricinde hiçbirşeyi yoktu. Evet bu büyük hataydı belki; bunu uçakta halletmemiz gerekiyordu ama böyle bir aksiliği düşünemezdik. Yan vagonun kapısı açılınca Cansu'ya binmesini işaret ettik. Ceza yesek bile birbirimizi kaybetmeyelim diye... Tam Cansu binecekken baktık başkaları da biniyor, o arada kendimizi dışarı attık...
Nasıl bir stresti anlatamam. Elim ayağım tutmuyordu. Kapının bloke olmasının haricinde yorgunluktan da bu kadar paniklemiştik belki de. Peron başındaki sarı kutular dikkatimi çekti. Herkes biletini onaylatıp öyle geçiyordu. Sonunda öğrenmiş olduk. =)) Bir banka yığıldık. Şekerli içecek birşeyler aldım. Cebimize 50-100 € gibi bişiler sıkıştırdık ve sakinleşmek için beklemeye başladık. Bize iyi bir ders oldu. Diğer trenle de gidebilirdik, niye acele etmiştik ki? Neyse diğer tren gelmek üzereydi. Biletlerimiz de onaylanmıştı. Başka bir biletçi daha farkettim. Bu sefer de acaba aldığımız biletler farklı mı, daha ucuz-pahalı mı soruları kafamı yemeye başlamıştı. Sıranın kenarından sordum;
"Posso una domanda? [Bir şey sorabilir miyim]"
"Si, ma cinque euro =))) [Tabi, ama beş avro]"
{Arada gülüşmeler....}
"C'é differenza tra il tuo e il mio biglietti? [Benim biletim ile sizinki arasında herhangi bir fark var mı?]"
"No [Hayır]" Tabii ki yoktu sadece 2-3 adet biletçi koymuşlar sıra uzamasın diye.
Trenimiz geldi, boş koltuklar bulduk ve iyice kurulduk. Çantamdan çıkardım benim biricik çocuğumu ve bastım denklanşöre. Tabi Canon'umu yeni aldığım için kullanma kılavuzuna bakmaya bile fırsatım olmadı. Otomatik ayarda çektim birkaç tane. Ayarlarını çözünceye kadar böyle idare edeceğiz.
Sabahın erken saatlerinde yollara düştük. Hava daha tam aydınlanmamıştı ve sadece birkaç saat uyuyabilmiştim. Babamla havaalanı kapısında alelacele vedalaştık ve doğruca içeri geçtik. Uzun bir kontrol süreci bizi bekliyordu. İlk kontrollerden geçildi ve check in kuyruğu bulundu. Sıra epey uzundu çünkü THY Yollarının epey uçuşu oluyor. Pasaport kontrolden de geçince kapıya doğru yollandık. Çünkü çok az zaman kalmıştı. Aşağıya inince şok oldum. Hiç bu kadar kalabalık görmemiştim. İnsan yığının haricinde herkesin ellerinde _ ki eminim ki 3 katını da bagaja vermişlerdir _ bir dolu poşet ve irili ufaklı çantalar... Bir ara uçağı kaçırıcağız diye de korkmadım değil. Güç bela bir sürü kontrolü daha aştık ve kapının önündeki bekleme salonunda resmen çöktük.
Eski bir Boeing tipi uçak idi. Pilotumuz, gerekli bilgileri verip "Kalkışta bir numarayız!" diye reklam yaptıktan sonra havalandık. Uçak çok sarsıcıydı. Kalkıştan sonra geçer diye düşünmüştüm ama inanılmaz gürültü ve sarsıntı geçmek bilmedi yol boyu. Bu uçaklarda niye mp3 çalar veya ipod türevi müzik çalarlara izin verilmiyor, anlayamıyorum. Ben de hiç olmazsa gidinceye kadar bildiğim italyanca kelimeleri veya kalıpları tekrarlarım dedim. Ama panorama [manzara] o kadar güzeldi ki nutkum tutuldu. =))) Bi yandan kahvaltı ettik ve kahvelerimizi yudumladık, bir yandan da manzarayı izledik. Tabi annem sabaha kadar uyumadığı için yol boyunca uyukladı.
[Alışkanlık mıdır nedir, biz yola çıkmadan önce mutlaka evde ne kadar toplanması gereken şey varsa toplar, bulaşıkları yıkar kaldırır, çamaşırların tümünü yıkar kurutur ütüler yerleştirir, etrafın tozunu alıp silip süpürür; öyle yola çıkarız. O zaman da dayak yemiş gibi oluyor insan, kabul, ama tüm bu koşturmaca döndüğümüzde evimizi toplu bulabilmek için. Tabi babam evde olacağından bu ümitlerimiz sadece temenni olarak kalıyor.]
Neyse, o 3 saat geçmek bilmedi. Yol boyunca digital ekrandan nerede olduğumuzu kontrol ediyordum. Ve nihayet indik. İlk iş, tuvalete koşmak oldu. Tabi her yerde bilmediğim tonlarca İtalyanca kelime, ifade var... Tamam fena bilmiyoruz dedik de bir saniye, herşeyi bilmem mümkün değil. Açıkçası jetlag gibi bi kriz geçiriyor olmalıydım. Çünkü o sarsıntı beynimi bulandırmış, ayakta sersem gibi duruyor ve etrafa tuhaf tuhaf bakıyordum. Ne demişler sürüden ayrılanı kurt kapar [olsa olsa en kötü ihtimalle İtalyan mafyası]... Biz de tatile gelmiş bir Türk grubunu takip etmeye başladık. Bagajlarımızı aldık ve yine takip ederek çıkışı bulduk. Pasaport Kontrol... Sıraya girdik. Cansuyla bana aynı anda sıra geldi ve yan yana iki kabinde yakışıklı İtalyanlar... =))) Cansu'nunki gayet hoş bi polis idi... Zaten Cansu'ya gülümseyip fotoğrafını çok beğendiğini söylemesi, bence poster yaptırmalısın deyip yanındaki diğer polise göstermesinden, İtalyan erkekleriyle ilgili ilk izlenimlerimizi edindik.
Kontrolden hemencecik geçtik, arkamızdan da annem geldi sırtında çantasıyla; çok tatlı gözüküyordu... Sıra gelmişti metroyu bulmaya. Bir iki defa sordum, tarif ettiler ama bulmakta zorlanıyorduk ki koskoca tabelaları farkettik. Metroya girdik. Biletçiden 3 adet bilet aldık ve baktık ki bizim gideceğimiz yöne giden tren birazdan kalkacak. Hızlı hızlı bir vagona bindik. İki genç bayan oturmuş sohbet ediyorlardı. Çantalarımızı yerleştirdik. Ve koltuklara kurulduk. Annemden biletleri aldım ve sağına soluna bakmaya başladım. Arka yüzünde koskocaman bir ok ve üzerinde "convalida..." ile başlayan bir cümle. Acaba onaylatmamız mı gerekiyor diye düşünüyordum, içimden de lütfen birşey olmasın diyordum; karşımızdaki hanıma derdimi anlatmaya çabalarken biletime baktı ve onaylatmanız gerekiyordu dercesine vücut dilini konuşturdu. Nerden diye sorunca, bana istasyonun başını işaret etti, "Acele edin, tren kalkmak üzere..." Nasıl alelacele çantaları sırtımıza atmızla kapıya koştuk. Cansu aşağı atladı ve kapılar kapandı!!! Açma tuşuna basıyorduk ama bir türlü açılmıyordu... Annem birden panikledi ve kapıyı yumruklayıp bağırmaya başladı. Çünkü Cansu'nun üzerinde cep telefonu ve pasaportu haricinde hiçbirşeyi yoktu. Evet bu büyük hataydı belki; bunu uçakta halletmemiz gerekiyordu ama böyle bir aksiliği düşünemezdik. Yan vagonun kapısı açılınca Cansu'ya binmesini işaret ettik. Ceza yesek bile birbirimizi kaybetmeyelim diye... Tam Cansu binecekken baktık başkaları da biniyor, o arada kendimizi dışarı attık...
Nasıl bir stresti anlatamam. Elim ayağım tutmuyordu. Kapının bloke olmasının haricinde yorgunluktan da bu kadar paniklemiştik belki de. Peron başındaki sarı kutular dikkatimi çekti. Herkes biletini onaylatıp öyle geçiyordu. Sonunda öğrenmiş olduk. =)) Bir banka yığıldık. Şekerli içecek birşeyler aldım. Cebimize 50-100 € gibi bişiler sıkıştırdık ve sakinleşmek için beklemeye başladık. Bize iyi bir ders oldu. Diğer trenle de gidebilirdik, niye acele etmiştik ki? Neyse diğer tren gelmek üzereydi. Biletlerimiz de onaylanmıştı. Başka bir biletçi daha farkettim. Bu sefer de acaba aldığımız biletler farklı mı, daha ucuz-pahalı mı soruları kafamı yemeye başlamıştı. Sıranın kenarından sordum; "Posso una domanda? [Bir şey sorabilir miyim]"
"Si, ma cinque euro =))) [Tabi, ama beş avro]"
{Arada gülüşmeler....}
"C'é differenza tra il tuo e il mio biglietti? [Benim biletim ile sizinki arasında herhangi bir fark var mı?]"
"No [Hayır]" Tabii ki yoktu sadece 2-3 adet biletçi koymuşlar sıra uzamasın diye.
Trenimiz geldi, boş koltuklar bulduk ve iyice kurulduk. Çantamdan çıkardım benim biricik çocuğumu ve bastım denklanşöre. Tabi Canon'umu yeni aldığım için kullanma kılavuzuna bakmaya bile fırsatım olmadı. Otomatik ayarda çektim birkaç tane. Ayarlarını çözünceye kadar böyle idare edeceğiz. Aradan yarım saate yakın bir zaman geçti ve rayların arasında bir tabela gözüktü nihayet: "Roma Termini"
Siamo arrivati!!!! [Geldik]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder