20 Aralık 2009 Pazar

Viyana'dan İstanbul'a dönüş yolculuğu...


Orta okuldan tanıyordum Erim'i. Ama lisede arkadaş olmuştuk. Her ne kadar Cansuyla lise aşkları devam etmese de, dostluğumuz geçen yıllar içerisinde baki kaldı. Bizler üniversiteye girdiğimiz dönemde, o da Viyana Teknik Üniversitesi'ne kabul edilmişti. 1,5 yıldır Viyana'da yaşıyordu. Tatilimizden de, dönüşte Viyana'ya uğrayacağımızdan da haberdar olmuştu ve vardığımızda mutlaka haber vermemizi istemişti. Biz de gece trendeyken mesaj atmıştık, tren garına kaçta varacağımızı. Sabaha karşı ancak uyumuş ama yine de koşa koşa karşılamaya gelmişti. 

Önce hostele gidip eşyalarımızı bırakalım istedik. Erim'in özellikle tavsiye ettiği hostele rezervasyon yapmıştık. Yolda soru bombardımanına tuttuk. Günlük yaşamla ilgili ne varsa merak ettiğimiz hepsini anlattı. Çantaları bırakıp çıktık dışarı. Saatler nasıl aktı, hiçbir fikrimiz yoktu. Neredeyse öğlen olmuştu ve açlıktan ölmek üzereydik. Erim'in ise derse gitmesi gerekiyordu. Neyse, oğlumuzu okula gönderip kendimizi ilk bulduğumuz fastfoodcuya attık. Viyana'nın soğuk olacağını düşünmüştük ama saatler ilerleyip de güneş tepede kendini gösterince içimizi de ısıtmaya başlamıştı. 

Yarım saat geçmeden Erim geri aradı bizi. Dersi iptal olmuş meğerse. Yanına bir arkadaşını alıp geldi. Iraz, da Viyana Teknik Üniversitesi'nde okuyan şanslılardan... =) "Kahvaltı ederiz." dedi ama o kadar çok yemiştim ki... Akşama kadar birşey yemeyebilirdim. Erim de iyi bir yer buluncaya kadar gezmeye karar verdi. Ama baktı olmayacak, dayanamayacak gibi olunca ilk gördüğü restorana soktu bizi. Sonradan adını öğrendiğim kadarıyla çok köklü tarihi bir kafe olan Café Landtmann'da oturmuşuz. Tavsiye ederim, etkileyici bir yerdi. O günkü günün menüsünde, üzeri papatyalı çorba ve ızgara balık hatırlıyorum. Üstelik fiyatı da gayet uygundu: 11€. Yemekten sonra dolaşmaya devam ettik. 


Akşam 16.00'ya kadar neredeyse tüm kenti gezmiştik. Artık biraz dinlenip duş almak istiyordum. Iraz'la ertesi gün H&M'lere birlikte gitmek üzere sözleştik. Herkes evine dağıldı. Akşam bizi değişik bir Jazz Bar'a götüreceklerdi. Akşam saat 8 civarı hostelin önünde buluştuk. Iraz da bizim gibi süslenmişti. Çok tatlı bir kız. Sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi hemen kaynaştık. Hep birlikte ara sokaklardan yürüyerek gittik. Bugün tekrar bulmam imkansız... İçerisi çok hoş bir yerdi. Giriş katı bar olarak, alt katı ise JazzBar olarak işletiliyordu. Üniversite öğrencilerinin çoğu takılıyormuş buraya. 

Yemek söyledik. Biralarımızı aldık. Hayatımda hiç bu kadar büyük porsiyon görmemiştim. Tıka basa yedik. Bütün gece sohbet ettik, jazz dinledik. Gece yarısından sonra başka partilere gideceklerdi. Bizi de çağırdılar ama daha o saatte bile yorgunluktan tükenmek üzereydik. Burdaki gençler sabahlara kadar o partiden bu partiye gidiyorlarmış... Ba-yıl-dıkkk... Hostele dönmek için otobüs durağına gittik ama biletimiz yoktu. İtalya'da kontrollere alışık olduğumuz için, binemedik. İçimiz rahat değildi. Yürümeye karar verdik, yakın olduğundan. Meğerse Erim özellikle ara sokaklardan götürmüş bizi. Geçtiğimiz cadde evlere şenlikti. Sex shoplar, fahişeler, müşteriler... Ne zaman "yürüyelim, yakın nasılsa" desek başımıza hep bu geliyor zaten. =) Saat hayli geç olmuş hostele vardığımızda. 8 kişilik koğuşta kalıyorduk. Az kişilik odaları doluydu malesef. Herkes uyurken biz de parmaklarımızın ucuna basa basa girdik, uyuduk.


Ertesi sabah ayrı bir şenlik vardı. Tuvalet sırası bitmek bilmiyordu. Aslında koğuşta kalmaya karar verirseniz, odanın içinde tuvalet olsun diye ısrar etmeyin daha fena. Öbür türlü ortak kullanım tuvaletlerde size sıra gelme şansı hem daha çok hem de daha kısa sürüyor. Neyse baktım olacak gibi değil, eşofmanlarımla indim kahvaltıya. Fena sayılmazdı kahvaltı. Sonra hazırlanıp dışarı attık kendimizi. Iraz evine mobilya alacak, Erim ise işe gidecekti. Öğleden sonra buluşmak üzere sözleşmiştik. 

3 H&M, 1 GAP, 1 alışveriş merkezi ve boydan boya Mariahilferstraße'yi dolaştık. Alışveriş çılgınlığı... =) Akşam Aşçı Erim Usta'nın yaptığı yemeklerden tadacaktık. Öğleden sonra sözleştiğimiz gibi Iraz'la buluştuk. Erim işten çıkamamıştı. Yol üstünde bir müzeye girdik. Önceki gün kapıda sorduğumuzda cumartesi günü ücretsiz olacağını öğrendiğimiz için ertelemiştik. Müze çok hoştu.* Bir üniversitenin içini dolaştık.** Tıpkı bizim Taşkışla gibiydi. Iraz'la da iyice kaynaşma fırsatı bulduk. Annesi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi tekstil mezunuymuş. Babası ise endüstriyel tasarım bölümü... Kuzeni de yine bizim okuldan İç Mimarlık mezunu. Ailecek tasarımcılar. Çünkü Iraz da mimarlık okuyordu.


Erim'le de Duomo civarında buluştuk. Akşama kadar gezmeye devam ettik. Tuna Nehri kıyısında fotoğraf çektik. Erim çok meraklıdır fotoğraf çekmeye. Tatile çıkmadan hemen öncesinde alabildiğim, ve özelliklerini keşfetmeye çok vakit bulamadığım makinemle harikalar yarattı!!! Hatta birçok özelliğini de bana o göstermişti. Sonra sizi çok güzel dondurmaları olan bir yere götürücem dedi. Karnımız açlıktan kuduruyordu. Dahası dondurmacı kapanmıştı. Dönüş yoluna geçtik ve nihayetinde geldik evlerine. 

1880'li yıllarda inşa edilmiş apartmanda stüdyo bir daireydi. Ortasında avlusu olan, eski püskü bir apartmandı. Her katta tarihi bir adet çeşme bile vardı. Kapıyı Eylem açtı. Kendileri aslında Erim'in ablası İrem ablanın bir arkadaşı olur. Tanışıp içeri girdik. Evleri tam hayallerimdeki gibiydi. Gayet büyük bir stüdyo... Erim de aşçı şapkasını kafasına geçirip başladı yemeği hazırlamaya. Biz de Eylem'le bol bol sohbet ettik. Öyle ki neredeyse akraba çıkıcaz. Sohbetimiz keyifle sürerken, yemeğimiz de pişerken; metro istasyonu çıkışında karşılaştığımız Mehmet de geldi. Eylem haricinde hepsi mimarlıkta okuyor. Eylem ise burada artık çalışmaya başlamış. Resmen buralı olmuş. 

Leziz yemeklere hep birden saldırdık. Sohbet koyulaştıkça, Eylem de zulasındaki şarapları bir bir çıkardı ortaya. Sabah 4'e kadar durmadan konuştuk. Yorgunluk hissetmiyor olsak da, ev sahiplerine ayıp olmasın diye artık kalkalım dedik. Onlarla vakit geçirmek inanılmaz keyifliydi. Keşke ben de burada okuyabilsem, hep onlarla görüşebilsem diye içimden geçirdim. Almanca'larını da geliştirirlerse hiçbir sorun kalmaz. Artık hostele dönme vakti! Erim ve Mehmet bizi hostele bıraktılar, sonra tabi ki yine başka bir partiye devam ettiler... 

Artık üçüncü gün, İstanbul'a dönüş vaktiydi. Viyana'yı bırakmayı hiç ama hiç istemiyorduk. Doyamadık ki hiç... İnsanın tanıdığı olunca yanında, sürekli haritadan bakıp kontrol edemiyor girip çıktığı yerleri. Nereleri gördüm, nereleri görmedim hiç mi hiç bilmiyordum. Pazar günü olduğu için her yer de kapalıydı. İyiki önceki gün halletmiştik alışveriş olayını. Gene gezdik, dolandık. Viyana'dan schnitzel yemeden dönmek olmaz, dedik. Çok aç değildik ama mutlaka tadına bakmalıydık. Meydandaki restoranlarından birinde oturup biralarımızı, schnitzel'lerimizi söyledik. Schnitzel yanında patates salatasıyla ikram ediliyor, Viyana'da. Enfesti. 

Karnımız burnumuzda, koştura koştura çantalarımızı da alıp trene atladık. Biraz zor bulduk ama neyseki havalimanına vardık. Check-in yaptırıp bavulları verdik. Uçağın kalkışına bir saat kalmış. Hemen tax free ofisi bulduk. Onlar da aldıklarımızı görmek istiyorlarmış. Aksilik bu ya bavulları önceden göndermiştik. Adama üstümüzde olanları gösterdik, durumu açıkladık. Sorun çıkartmadı adam, gerekli yerleri damgaladı ve paramızı verdi. Freeshop'ta geçirecek zamanımız kalmamıştı. Neyseki alınacaklar alınmıştı önceden. Uçağa atlayıp İstanbul'a döndük. 


Babam karşıladı. Bir ay boyunca tek başına kalmak, hiç hoşuna gitmemiş. Hemen eve döndük. Nasılsa anlatılacak çok şey vardı... =)



* Österreichisches Museum Für Angewandte Kunst / Gegenwartskunst (MAK)
** Universität Wien

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder